Berdelden siyasete 42 yıllık bir hikaye

08:31

 


Sevcan Atak/JINHA


İZMİR - Şakran Kadın Kapalı Cezaevi'nde tutuklu bulunan 4 çocuk annesi Emine Aşkara, çocuk yaşta berdel olarak evlendirilişini, çocuk yaşta çocuk doğuruşunu, BDP'de siyaset çalışmalarına katılışını ve cezevine nasıl girdiğini anlattı.


Emine Aşkara'nın romanlara konu olacak 42 yıllık hikayesi dramın içinden yükselen mücadeleyi barındırıyor. Yaşadıkları coğrafyanın, toplumun, 'geleneklerin', yakınlarındaki erkeklerin yarattığı 'değerlerin', adaletsizliklerin kurbanı olmayı reddeden kadınlar, hep bir şekilde devlet ya da onu oluşturan erkek egemen zihniyet tarafından cezalandırıldı. Adaletsizliğe başkaldıran kadınların Türkiye'deki yeri ise cezaevleri. Haklarını aradıkları için cezaevinde olan binlerce kadın kendisiyle birlikte zindana bir yaşam da getirdi. Şakran Cezaevi'ne 2011'de gelen 42 yaşındaki 4 çocuk annesi Emine Aşkara da bu kadınlardan biri. Siirt'in köyünde dünyaya gelen Emine ana, daha çocuk yaştayken, berdel ile evlendiriliyor. "Daha çocuk yaştayken çocuğum oldu" diyen Emine Ana hikayesini şöyle anlatıyor:


'Berdel neyin bedeliydi?'


"Siirt'in uzak köylerinden birinde dünaya geldim. 4 kız kardeşim ve bir erkek kardeşim var. Ben en büyükleriyim. Annemi daha 13 yaşında iken kaybettim ve kardeşlerime bakmak zorunda kaldım. Yaşadıklarım acı ve kederin kadına hak görüldüğü bir örtü. Annemin vefatının üstünden çok geçmeden erkek kardeşim için berdel edildim. Neyin bedeliydi anlıyamıyordum. Tek bildiğim kadın olduğum için erkek kardeşim için fedakarlık yapmamdı. Evliliğimin üstünden daha bir ay geçmemişti ki eşim üzerime kuma getirdi. Ve evliliğimin birinci yılında bir kızım oldu. Henüz kükçük yaşta olduğum için ne ne berdeli, ne evliliği, ne kumayı, nede  çocuk bakmayı bilmiyordum. Ne yaşadığımı anlamıyordum. Kuma da benim gibi 14 yaşındaydı. İkimiz de bir eve kapatmış aynı şeylerle görevlendirilmiş kadın veya çocuklardık. Tek bildiğimiz şey aynı erkeğe hizmet etmemiz gerektiği, çocuk doğurmak ve kaderimize razı olmak gerektiğiydi."


'Hergün evimiz basılıyordu'


Kendi içinde bunları yaşarken üzerine birde de devletin baskı ve zulmünün eklendiğini belirten Emine şöyle devam etti. "O yıllarda  köylerde korucu olunması için yoğun baskılar vardı. Korucu olmayanların köyü yakılıyor ve insanlar sürülüyordu. Yani savaşın yoğunlaştığı yıllardı. Her taraf çatışma, savaş ortamına dönüşünce biz koçerler de artık yaylaya gidemiyor ve geçimimizi sağlıyamıyorduk. Köylerden Siirt'e gelen aileler ve biz dağlarda yaşayan koçerler Siirt'e gelip arada yaşam kurmaya çalıştık. Ancak orada da devlet rahat bırakmıyordu. Köyler yakılıp, yıkılmış insanlar ekmeğe muhtaç hale getirilmişti. Üstelik hergün çeşitli gerekçelerle evler basılıyor ve faili meçhuller oluyordu. Devlet halkın gözünü korkutmak için herşeyi yapıyordu. Nerdeyse her gün evimize baskın yapılırdı. Gerekçe ise o dönem siyasi partiye gidip gelişimizmiş. Üstelik yoksul olduğumuz bilinmediğinden baskın esnasında bilinçli olarak erzaklarımızı kullanılmayacak hale getiriliyordu.


'İki kadın yaşadıklarımızı anlamaya başladık'


Bu arada ben çocuk doğurmuştum. İki çocuğum vardı. Eşim gözalıtan alınıp tutuklanıyordu. İki kadın eşimin arkasından siyasi çalışmalara mahalle düzeyinde de olsa katıldık. Parti çalışmalarında ise biz iki kadın aslında ne yaşadığımızı anlamaya başladık. Yaşadıklarımızın, çocuk yaşta evlenmemizin, berdelin, bir erkeğin iki eşi olmasını sorgulamaya başladık. Eşim karşı çıktığı halde partiye gidip geliyorduk. Sonrasında eşim tutuklanınca biz daha da sık gidip gelmeye başladık. Çalışmalara katılıyor halkın evine gidiyorduk. Bu bizim bir kadın olarak kendimizi bulmamıza, yaşadıklarımıza ne ad koymamıza yardımcı oldu. Özelde de bizim gibi aynı geleneksel, erkek zihniyetine kurban olmuş kadınları gördükçe yalnız olmadığımızı aslında bunun kadına ataerkil zihniyet tarafından biçilen bir yaşam olduğunu fark ettik. Bu nedenle ben ve kumam eşimin baskıcı, erkeksi dayatmalarına birlikte karşı geliyor, kabul etmiyorduk. Eşim cezaevinden çıktıktan sonra bize 'partiye gitmeyin' diyordu. Ama biz bunu kabul etmedik. Üstelik hem çalışıp evi geçindiriyorduk hem de evin geçimini sağlıyorduk.


'Devlete de eşimin baskılarına da boyun eğmedim'


Eşim cezaevinden çıktıktan bir dönem sonra ben 2008'de katıldığım bir basın açıklaması nedeniyle tutuklanıp 6 ay zindan da kaldım. Siyasi olduğum halde beni zorla adli tutukluların içinde tuttular. Bu yöntemle beni yıldırmayı ve korkutmayı hedefliyorlardı. Ama ben ne devletin baskılarına nede eişiminkine boyun eğdim. En son dört çocuğum kendilerine bakamayacak yaştayken 2011'de eşimle birlikte örgüt üyeliği gerekçesiyle tutuklandık. Çocuklarıma kumam bakıyor. Tutuklandıktan sonra bir yıl Siirt Cezaevi'nde kalmanın ardından istem dışı eşimle birlikte buraya sürgün edildik. Çocuklardan uzak akldık ve çocuklarım görüşe gelemiyor. Tutuklanmamız yetmiyormuş gibi bir de sürgün işkencesine mağruz kalıyoruz. Eşim kısa bir süre önce cezasının bitimi nedeniyle tahliye oldu. Çocuklar şimdi biraz rahatlamış olsa da tam olarak değil. Çünkü iki yılkdır burdayım ve görüşe gelmiş değiller. Burada olmam piskolojilerini çok etkiliyor. Her yönden baskı ve sömürüye maruz kalan kadınlar kendi farkındalığına varmalı. Hiçbir zaman boyun eğmenin çare olmadığını bilmeli ve kendi rengiyle, iradesiyle yaşamı güzelleştirmeli.


 (sa/gc)