Kentin Kadın Yüzü (DOSYA 5)
08:31
İzmir'de yaşayan kadınlar her türlü şiddete maruz kalıyor
Handan Tufan / JINHA
İZMİR - Fiziki olarak birçok kişiye cazip ve yaşanılası bir kent olarak kendisini tanıtan İzmir de, hemen her kent ve metropol gibi, kadınları içerisinde eriten, rengini yok eden kentlerden birisi. Kentin kadınları yaşadıkları şiddete ilişkin konuştu. Kadınlar, ten renginden diline, çalışma koşullarından ekonomik sebeplere kadar tüm alanlarda şiddete maruz kaldıklarını belirtti.
Evrensel ve toplumsal bir sorun olan kadına yönelik şiddet ve kadının özgürlük sorunu, bütün yoğunluğuyla yaşanıyor, azalmıyor, artıyor. Türkiye'de de aynı tabloyla karşı karşıya kalınırken, kentlerde de kadın sorunlarını farklı boyutlarıyla hissetmek mümkün. Birçok gemilerin uğrak limanı olan İzmir'de de kadının dili, rengi, etnisitesi, çalışma koşulları, ekonomik düzeyi, yönelimlerine dönük saldırılar oldukça yaygın olarak kendisini gösteriyor. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü yaklaşırken kadınlar yaşamın her alanında maruz kaldıkları şiddeti anlattı. Kendi yaşam koşullarına göre yaşadıkları şiddeti dile getiren kadınlar, farklı alanlarda da olsa şiddetin evrensel olduğuna ve tüm kadınları bir yönüyle etkilediğine işaret etti. LGBT bireyler, Kürt kadınları, çalışan kadınlar, siyahi kadınlar ve Roman kadınları, kadınların, yaşamın her alanında şiddet gördüklerini güçlendiriyor. İzmir'de yaşayan kadınlar yaşadıkları şiddeti, şiddetin kaynağını anlattı.
'Yaşamın her alanında şiddetle mücadele edilmeli'
LGBT bireylerin hayatın her alanında şiddete maruz kaldıklarını ifade eden LGBT birey Zana Yaman, "Toplum içinde kadınlar ötekidir. Ama bizim gibi üçüncü cins kadınlar ötekinin de ötekisidir. Otobüste olsun, sokakta olsun her yerde, bakışlarla şiddete uğrarız. Bu şiddet daha sonra sözlü şiddete çevrilir. Daha ileriki boyutlarda da fiziki şiddete maruz kalıyoruz. Kapitalist sistemin dayatmasıdır. Çünkü kapitalist sistem özellikle bizim gibi üçüncü cins bireylere hastalıklı gözü ile bakar. Topluma da böyle lanse ettirir. Birçok kişi de bunun farkında değildir, kendi zincirlerini kıramamıştır, kendini arayış içine sokmadığı için kapital sistemin kölesi olmuştur. Biz de üçüncü sınıf cinsler olarak, toplumun baskına maruz kalıyoruz" dedi. Kadına yönelik şiddetle mücadelenin sadece 25 Kasım'a sığdırılmaması gerektiğine işaret eden Zana, yaşamın her alanında şiddete karşı mücadele edilmesi gerektiğini belirtti.
'Dil bilmediğimiz için şiddete maruz kaldık'
1988 yılında Mardin'den İzmir'e göç eden Hayat İzgi ise, geldiği bu şehirde dil bilmemesinden dolayı şiddete maruz kalan Kürt kadınlarından bir tanesi. Geldiği zaman Kürtçe dışında hiçbir dili bilmediğini belirten Hayat, "Türkçeyi bilmediğimiz için bize cahil gözüyle baktılar. Türkçe bilmediğimiz için işlerimizi de yapamıyorduk. Örneğin hastaneye gittiğimiz zaman Türkçe bilmediğimiz için muayene olamıyorduk. Kızımı bir gün hastaneye götürdüm. Doktor bana 'Türkçe biliyor musun?' diye sordu. Bilmediğimi söyledim. Komşumuz da benimle gelmişti. Doktorla birlikte benimle alay ettiler. Kendi aralarında 'cahil' dediler. Ben de cahili 'genç' diye anladım. Çünkü bizim dilimizde cahil 'genç' anlamındaydı. Benimle alay ettiklerini bile sonradan anladım. Daha sonra mecbur kaldık öğrendik. Dil bilmediğimiz için şiddete maruz kaldık. Birçok şeyden yoksun kaldık" dedi.
'Kadının çalışma alanı daraltılıyor'
Çalışan kadına yönelik şiddeti anlatan Eylem Erkan ise, garsonluk, sekreterlik işlerinde çalıştığını belirterek, "Garsonluk işinde genelde insanlarla iletişim içinde olduğumuz için göz önündeyiz. Her göz önünde bulunuşumuz demek, insanların bize bakarak bedenimiz üzerinden yorum yapmaları demektir. Biz kadın olarak bu tarz şeylere artık çok fazla rastlıyoruz. Girdiğimiz iş yerlerinde işin kritik noktalarında genelde erkekler alınıyor. Çünkü bu topluma göre erkeklerin analitik zekası daha fazla gelişmiş. Bu durum da kadınların yapabileceklerinin sınırını daraltıyor. Bu zorunluluklardan dolayı dar alanlarda çalışıyoruz ve kendimizi geliştiremiyoruz" ifadelerine yer verdi. Sekreterlik işinde çalışan kadınlarında cinsel şiddete maruz kaldığına da dikkat çeken Eylem, bu durumun artık normal bir şeymiş gibi kabul edildiğine vurgu yaptı. İş ararken de kadın oldukları için birçok yerden geri çevrildiğine işaret eden Eylem, "İş başvurularımızda evlenebilme olasılığımız ya da çocuk doğurabilme durumumuzdan dolayı işe alınmıyoruz. Erkekler bize göre çok daha çabuk işe alınıyor" diye belirtti. 25 Kasım gününün tarihçesine de değinen Eylem, "Aslında biz kadınlar bu durumlara hiç yabancı değiliz. Bizim bunlara yabancı olmamız da toplumun bir utancıdır. Biz de bu utanç verici durumu yıkmak için 25 Kasım'da alanlarda olacağız" diye belirtti.
'Rengimiz şiddet olarak geri dönüyor'
Siyahi kadınlar da teninin rengiyle şiddete maruz kalıyor. Bu şiddeti siyahi kadın Beyhan Türkkolu anlattı. Siyahi kadınların yaşadıkları çevrede değil, ancak dışarı çıktıklarında değişik bakışlarla şiddete maruz kaldıklarını belirten Beyhan, "Genelde negatif yönde oluyor. Bize 'arap' diye bağıranlar oluyor. Rengimiz diğer insanların ilgisini çekiyor. Bu ilgi çekiş de bize şiddet olarak geri dönüyor. Bizi turist sananlar oluyor. Sokakta çoğu kez 'hello' diyerek alay edenler oluyor. Bunlar bir biçimde şiddet türüdür. Biz siyahi kadınlar yaşamımızın her alanında şiddeti yaşadık, yaşıyoruz. Farklı bir bakış bizleri de olumsuz etkiliyor. Farklı yerlere gitmede çekinceler oluşturuyor. Biz en görünen, aynı zamanda en görünmez topluluğuz" sözlerini ifade etti.
'Ekonomik şiddet altındayım'
Çiçek satarak yaşam mücadelesi veren Roman kadınları ise, yoğun olarak ekonomik şiddeti yaşıyor. Roman kadınlardan Rukiye Kavak, İzmir'de kordon boyunda çiçek satan kadınlardan sadece bir tanesi. "Tabanlarımız patlayana kadar bu çiçekleri satıyoruz. Ben bunları satmazsan kim eve ekmek götürecek" diyen Rukiye, yaşadıkları sorunları anlattı. "Kendimi bildim bileli bu işi yapıyorum" sözlerine yer veren Rukiye, yaptığı işi sevdiğini, ama kazancının çok düşük olduğunu belirtti. Ekonomik şiddet altında olduğuna değinen Rukiye, kordon boyundaki kafeleri göstererek, "Ben her zaman buralardayım. Türlü türlü insan görüyorum. Zengini de fakiri de. Karşıdaki kafelere girip çıkıyorlar. Ben de izliyorum. Hayatım boyunca hep izledim ve bundan sonrada izleyeceğim" dedi.
'İzmir şiddet konusunda birinci sırada'
İzmir'deki kadına yönelik şiddetin Türkiye'den farklı olmadığına işaret eden Bağımsız Kadın İnisiyatifi (BKİ) aktivisti Özge Yolcu, İzmir'in modern bir şehir görüntüsü içerisinde olmasından dolayı şiddetin azmış gibi göründüğünü belirtti. Son istatistiklerle İzmir'in kadına yönelik şiddette birinci sırada olduğunu hatırlatan Özge, "Bu gerçekliğin temel noktalarından biri göç ve orta sınıf kentli kadının sokakta, çalışma hayatında yaşadığı şiddet, aile ve aile içi şiddet, transseksüel kadınların sokakta yaşadıkları ya da ilişkilerinde yaşadıkları şiddet, genelevde seks işçisi kadınlarının yaşadığı şiddet, işsiz ve yoksul kadınların yaşadığı ekonomik şiddet. Aynı zamanda insan ticaretinden kaynaklı bir geçiş noktası İzmir. Bundan kaynaklı da göçmen kadınların yaşadığı ağır bir şiddet var" ifadeleriyle kentte yaşanan şiddet türlerini sıraladı.
'Şiddetle mücadelede iktidarın politikaları gerçekçi değil'
Şiddeti önlemeye yönelik mücadele ettiklerini belirten Özge, bu mücadelede önlerine çıkan en büyük engelin kamu idaresine sahip olan siyasi iktidarın bu alandaki politikalarının gerçekçi olmaması olduğunu söyledi. Bu politikaların "kamuoyunun ağzına bir parmak bal çalmaktan başka bir politika olmadığına" işaret eden Özge, bundan kaynaklı kadınların hayatlarında iyileştirme yaratmadığını ve İzmir'de yaşadıklarının bu politikasızlığın yansıması olduğunu ifade etti. İzmir'deki belediyelerin kadına yönelik şiddetle mücadelede iyi bir yerde olduğuna işaret eden Özge, "Belediyelerin sadece sığınak açması önemli değil. Bu sığınakların niteliği, sığınak personellerinin niteliği ve sığınaklardaki kadınlara yönelik tutumları da önemli" dedi. İzmir'de önemli bir oranda aile içi şiddetin var olduğuna dikkat çeken Özge, bu durumu da anlamak için yoksulluğa, kadınların ne işler yaptığına ve kadınların evde nasıl bir "hizmet" yürüttüğüne bakmanın gerekli olduğuna değindi.
'Devlet kadın-erkek eşitliğini hedefine koymalıdır'
Şiddetin önlenmesi için aynı zamanda kamusal ve yaptırımsal politikaların uygulanması gerektiğine de vurgu yapan Özge, "Kadınların özgürleşmesi, kendi hayatlarına bakması, kadınların güçlenebilmesi ile ilgili de politikaların yapılması gerekiyor. Devletin ana politikası kadın-erkek eşitliğinin temel hedef haline getirmek olmalıdır. Ama bizde tam tersi politik bir muhafazakarlaşma işliyor. Şiddeti önlemeye ilişkin de, şiddetin sonuçlarına ilişkin politikalarda eksik. Bu politik niyet de eksik. Bu anlamda kadın örgütlerine çok önemli görevler düşüyor" ifadelerinde bulundu.
'Eğitimli kadın da çalışan kadın da şiddet görüyor'
Yaklaşık 20 yıldır kadın danışma merkezinde çalıştığını ifade eden Konak Belediyesi Kadın Danışmanlık Merkezi'nden Ayla Eğit, ilk yıllarda kadınların "Şiddet yok ama zaman zaman bir tokat vurur", "Hırpaladığı olur" dediğini ve kadınların bu yaklaşımları şiddet olarak görmediğini kaydetti. Ayla, kadınların sürekli olarak şiddetin bir nedeni olabileceği kabullenişi içerisinde olduğunu belirtirken, başvuran kadınların yaşamlarına göre farklı sorunlarla geldiklerini söyleyerek, "Çalışan kadınların ekonomik olarak sömürüldüğü görüyoruz. Eşinin borçlarını ödeyen, borçlar altında olan kadınlar geliyorlar. Kadının buradan da ekonomik şiddet içinde olduğunu görüyoruz. Bize başvuran diğer kadınların sık olarak 'Bir işim olsaydı da eşime bağlı olmasaydım' dedikleri oluyor, ama bu bir yanılgı. Eğitimli kadın da, çalışan kadın da şiddet görüyor" açıklamalarında bulundu.
'Şiddetten kaçan kadınlar yine şiddet ortamına dönüyor'
Ekonomik özgürlüğü olmayan kadınların durumlarının daha vahim olduğuna işaret eden Ayla, "Hem fiziksel, hem ekonomik, hem de psikolojik şiddet görüyor. Ama hep şu kaygı var: 'Ne yapacağım, nereye gideceğim, kim bana yardım edecek.' Sığınma evleri arttı. Ama orada da kısıtlı bir süre için kalabiliyorlar. Sığınma evinden çıkan çok az kadın kendi ayakları üzerinde durabiliyor. Birçoğu yine o şiddet ortamına dönüyor. Bu konuda birinci görev devlette, ikinci görev de yerel yönetimlerdedir" diye belirtti. Her yöreden kadının çeşitli nedenlerle başvuruya geldiğini dile getire Ayla, "Örneğin bize gelen Kürt kadınları genelde kumalık sorunundan ve şiddetten başvuruyor. Roman kadınlarının çok genç yaşta evlilikler sorunu var. Roman kadınlarının çoğu çalışır, ama güvenciz, sigortasız işlerde" dedi.
'Yargı şüphelilerin haklarını koruyacak nitelikte'
Kadınların çeşitli nedenlerle kendilerine başvurduklarını anlatan İzmir Kadın Dayanışma Derneği Avukatı Şenay Tavuz, takip ettiği davalar üzerinden kadına yönelik şiddeti değerlendirdi. Kadına yönelik şiddetin en can alıcı noktasının yaşam hakkı ihlali olduğuna dikkat çeken Şenay, "Bunun dışında erkek şiddetinden yaralanan kadınların başvuruları oluyor. Cinsel saldırı başvuruları çok. Bu cinsel saldırıda değişik şekillerde gözlemlenebiliyor. Kimisi flört şiddetinden meydana geliyor, kimisi şikayet etmeyip haklarını öğrenip gidiyor. Karar vermekte güçlük çekiyorlar. Çünkü yargı sistemi şüphelilerin haklarını koruyacak nitelikte. Şiddete maruz kalan kadınların tekrar tekrar mağduriyetlerine yol açacak şekildedir sorgu süreçleri. Bu nedenle kimileri haklarını ya da yaşayacağı zorlukları öğrenip, şikayetlerinden vazgeçiyor. Vazgeçme nedenlerinin başında yargıya güvenmemek ve toplum içinde dışlanmak ya da ailesinin kendisinden uzaklaşacağını düşünmek geliyor. Yani şiddet uygulayan değil, şiddeti göre suçlu. Bu nedenle cinsel saldırıların çok azı yargıya intikal ediyor" diye belirtti.
'Hakimler yargının ne kadar erkek olduğunu gösterdi'
Kadınların yeteri düzeyde destek alacakları mekanizmanın olmamasından ötürü gördükleri şiddeti yargıya taşımadıklarını dile getiren Şenay, "Gerek kadına yönelik cinayetlerde, gerek yaralama olaylarında ya da cinsel saldırı olaylarında saldırganlar her zaman çok az ceza alıyorlar. Büyük bir kısmı da delil yetersizliğinden serbest bırakılıyor. Örneğin benim takip ettiğim bir cinsel taciz dosyasının geçen gün duruşması vardı. Duruşma salonundaki hakimin sözleri bizi çok şaşırttı. Sanığa ifadesini alırken 'Aslanım' diyerek başladı. Yani düşünün cezalandırılması için karşına konulmuş bir kişiyi ilgili mahkemenin hakimi ismiyle değil, 'Aslanım' diyerek yaptığı işi teşvik edercesine ifadesini alıyor. En baştan bu kişi kendisini suçlu hissetse bile bu tavırla suçlu hissetmekten vazgeçiyor" şeklinde konuştu. Şenay, yargılama süreçlerinin avukatlar açısından hakimlerin hem dili, hem anlayışıyla adaletin ne kadar erkek olduğunu gösterdiğine dikkat çekti.
Yarın: Bitlis
(ht/gk/mg)

