Öz savunmanın gerekliliği üzerine yakın tarihe bir bakış (1)

09:01

 


Zehra Doğan/JINHA


HABER MERKEZİ - Milliyetçilikle kadını toprakla özdeşleştirip 'namus' algısı üzerinden kurgulayan eril zihniyet, savaşlarda işgal hareketinide, bu kurgusu üzerinden kadın bedeni üzerinden yürütüyor. PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın tezleri arasında yer alan "kadınların öz savunma sistemini oluşturması"nın gerekliliği son olarak egemenlerin en vahşi eril savaş örgütlenmesi olan DAİŞ çetecilerinin Ortadoğu'ya yönelik saldırıları karşısında bir kez daha doğrulandı. YPJ, Kobanê ve Şengalle değişen tarih ve neden kadınlar silahlanmalı sorusuna dünyanın son 50 yılının savaşlarına kısa bir bakış bile cevap niteliği taşıyor.


Erk zihniyetin iktidarı elde etme hırsıyla günümüze kadar sürdürdüğü savaşların tamamında, kadın ve çocuklara tecavüz saldırısı bir savaş strateji olarak görülmeye devam ediyor. İlkel savaşlardan modern savaş tarihlere kadar süre gelen toprak savaşları beraberinde iktidarcılık, ırkçık ve mezhepçilik gibi daha birçok fanatikleştiren anlayışı getirirken, M. Ö. 2000'li yıllara dayanan tecavüz ise eril yasaların desteği ile tecavüz havuzu haline gelen dünyada özellikle savaş alanlarında tecavüz kültür halini aldı. Alman askerlerinin Birinci Dünya Savaşı'nda binlerce Belçikalı ve Fransız kadınlara İkinci Dünya Savaşı'nda da binlerce Rus ve Yahudi kadına tecavüz ettiğini, Japonların 1937-1945 yılları arasında işgal ettiği Kore'de 300 bine yakın Çin, Kore ve Tayvanlı kadını genelevlerde çalıştırdığı bilinen bir gerçek. Ne yazık ki savaş sadece bu ülkelerde yaşayan kadınları mağdur etmekle kalmadı Pakistan, Ruanda, Bosna, Vietnam, Haiti, Irak, Suriye ve daha birçok ülkelerde on binlerce kadın tecavüze maruz kaldı ve kalmaya da devam ediyor.


Abdullah Öcalan'ın tezi doğrulandı


Milliyetçilikle kadını toprakla özedeşleştirip "namus" algısı üzerinden kurgulayan eril zihniyet, savaşlarda işgal hareketini de bu kurgusu üzerinden kadın bedeni üzerinden yürütüyor. Buna karşı PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın tezleri arasında yer alan "kadınların öz savunma sistemini oluşturması" gerekliliği son olarak egemenlerin en vahşi eril savaş örgütlenmesi olan DAİŞ çetecilerinin Ortadoğu'ya yönelik saldırıları karşısında bir kez daha doğrulandı. Şengal'de Êzidî savunması başkalarına emanet halkın katliamla yüz yüze kalması ve binlerce Êzidî kadının çeteciler tarafından esir alınarak, köle pazarlarında satılması kadın hafızasında bir kez daha derin yara açarken, buna karşı öz savunmanın gerekliliğini yaşadıklarıyla derinden hisseden Êzidî kadınlar YPJ-Şengal'i kurdu. Rojava'da 2012 yılında devrimin ilanının hemen ardından kadınlar öz savunma gücü olan YPJ'yi kurduğunda "Kadınların silahlanmasına ne gerek var, kadınlar militaristleşiyor" söylemleri ile eleştirilerin hedefi oldu.


'Neden silahlandılar?' sorusunun yanıtı


YPJ, Kobanê'de DAİŞ çetecilerinin işgal girişimleri sırasında artık herkesin kabul ettiği "İnsanlık adına direniş" sırasında "Neden kadınlar öz savunma oluşturmalı?" sorusuna yanıt oldu. Dünyanın her yanındaki basın organları omzunda silahı ile cephede toprağı ve özgürlüğü için savaşan bu kadınlara odaklandı. YPJ adeta eril zihniyetin her türlü saldırılarına karşı kadınların panzehiri oldu ve savaşlarda kadın bedeni üzerinden politika yürütmek isteyenlere keskin bir cevaptı. Kobanê ardından artık kadınlar cephe gerisi "kadınca işler" yaparak, erkek savaşçılara destek olan işgal edildiğinde de eril zihniyetin işgal politikalarının parçası haline getirilecek, nesneler olmadığını gösterdi. Ancak YPJ'nin savaş sonrasıda kendini kurumsallaştırması gerekiyor ve tehlike hala sürüyor. Çok değil son 50 yıllık dünya tarihinde çarpıcı örneklere bakıldığında dahi fark ortaya çıkıyor. Bizde kadın işgal politikaları ve dünya deneyimlerini JINHA okuyucuları ile paylaşalım istedik.


PAKİSTAN


20. yüzyılın savaşlar tarihinin en önemli olaylarından biri 1971 yılında Pakistan'ın Bangladeş'i işgali sırasında yaşandı. Savaşta üç milyon insan katledildi, on milyon insan mülteci konumuna düştü. Vahşetin diğer yüzündeyse en ağır bedeli yine kadınlar ödedi;  tam 400 bin kadına tecavüze edildi. Savaş sonrası bu kadınlar toplum tarafından dışlandılar, bir kısmı intihar etti, büyük bir kısmı ise kendi akrabaları tarafından katledildi. "Müslüman bir ülke oluşturma" gerekçesi ile Hindistan'dan ayrılan Pakistan'ın sonradan Afganistan'ın bir askeri üssü olarak görüldüğü ve asıl amacın sadece egemenler arasındaki toprak bölüşümü olduğu bilinen bir gerçek. Pakistan bir ulus devlet gibi görünse de aslında kendi halkı için mücadele eden bir devlet değil. Feodal Panjabi Kastı tarafından yönetilen Pakistan, sermaye ve askeri çıkarlar amaçlı çalışan Feodal Fanjabi kastı tarafından yapılan baskılar nedeniyle Pakistan'da etnik kimlikler çok farklı gruplar azınlıklar olmasına rağmen onların hiçbir şekilde temsilinin olmadığı söylemek mümkün. Kadınların suskunluğa ve teslim olmuşluğa hakim olduğu Pakistan'da var olan yerel örgütler ise batı merkezli feminizmden etkilenerek mücadele ediyor. Kadınların son zamanlarda daha fazla örgütlendiği Pakistan'da kadınlar, uluslararası fonlardan yararlanarak kapitalist olan sermayeyle ilişkisiyle promote  etmeyen fikirleri bölgeye yaymaya çalıştığından bölgede pek irade kazanamıyor.


Pakistan da bir alternatif yok


Yazıları ve eylemleriyle ABD'de 'Müslüman' kadınlarla ilgili toplumsal cinsiyet, cinsellik ve şiddet üstüne popüler söylemler geliştirmekle yetinen kadınlar, teröre karşı global savaşın merkezinde bulunduğu Pakistan'da bütün bu terörle mücadele adı altında verilen savaşın ana arterine karşı daha fazla örgütlenmenin arayışını ise sürdürüyor.  Pakistan'daki kadın hareketlerine baktığımız zaman batı merkezli, batı anlayışlı bir Feminizm hareketi var. Sivil toplum örgütleri çok yoğun bir şekilde batı perspektifiyle geliştirdikleri feminizmi yürütüyorlar. Ne yazık ki çok fazla alternatifin de söz konusu olmadığı Pakistan'da solcu hareketlerde ise başarısızlık söz konusu. Bu nedenle solu Pakistan'da bir alternatif olarak görmek en azından şuan söylemek mümkün değil.


BOSNA


Dünyada yaşanan tüm savaş sahneleri aynıdır. 5 Nisan 1992'de üniversite öğrencisi Suada Dilberovic'in barış mitinginde öldürülmesinden sonra başlayan Saraybosna Kuşatması her gün ortalama 329 bombanın düşmesine ve kentin nedeyse tüm evlerinin delik deşik edilmesine neden oldu. Modern savaş tarihinin en uzun süren kuşatması olan bu olay tam 3 buçuk yıl sürdü. Kuşatma sırasında 11 ile 60 yaş arası on binlerce çocuk ve kadına tecavüz edildi. Tecavüzler sonucu birçok evlilik son buldu. Birçok kadın ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Yine tecavüzler sonucu hamile kalan çok sayıda kadın doğan çocuklarını çeşitli devlet kuruluşlarına verdi. 1995'te Dayton Antlaşması'yla sona eren savaşın ardından geriye binlerce tecavüze uğrayan kadın ve katledilen çocuklar kaldı. Bosna Hersek genelinde faaliyet gösteren, savaş sırasında tecavüze uğramış Boşnak, Hırvat ve Sırp bin 800 kadının üye olduğu Tecavüze Uğramış Savaş Mağduru Kadınlar Derneği  çatısı altında örgütlenen kadınlar yaklaşık 25 bin kadının ifadesini toplayarak, Lahey'de eski Yugoslavya için kurulan mahkemede 2001 yılında mahkemeye verdi. Tecavüzcülerin tamı olmasa da bazıları bu sayede cezalandırıldı. Tecavüzcülerin cezaya çarptırılması konusunda önemli çalışmalarda bulunan dernek tek başına, Bosna Hersek gibi delik deşik edilmiş ülkenin yaşadığı hak ihlallerinin faillerini cezalandırmaya yetmiyor. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu'nun 2010 raporuna vahim tablo şöyle yansıdı: "Hiç kimse, hiçbir zaman Bosna Hersek'te kaç kadının cinsel tacize uğradığını veya tecavüz sonucu kaç çocuğun doğduğunu kesin olarak belirleyememiştir, tecavüz olaylarına ilişkin tahminler, bu rakamın on binlerce olduğu yönündedir." Bosna Hersek'te yaşanan tecavüz saldırılarına ilişkin kadınların kente eylem yapmaları için hala izin yok. Ülkede "tecavüze uğradım" demek için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmak gerek.


Saraybosna kuşatmasının sadece resmi kayıtlara geçen sonuçları şöyle:


- 10 bin insan katledildi,


- 56 bin kişi yaralandı.


- Sistematik olarak savaş boyunca 44 bin Boşnak kadınına Sırp güçleri tarafından tecavüz edildi.


- Her gün ortalama 329 bomba şehri vurdu.


- Saraybosna'da 100 bin bina ve 500 bin insan savaştan zarar gördü.


- Binaların yüzde 23'ü ciddi hasar alırken, yüzde 64'ü hafif hasar gördü.


- Saraybosna'da bu dönemden hasarsız olarak kurtulan bina oranı sadece yüzde 13.


- Otoriteler tarafından savaş sebebiyle hayatını kaybeden sivil ve askerlerin (Boşnak, Hırvat, Sırp) sayısı tahmini olarak 150 bin ile 260 bin olarak belirlenmiştir.


- 22 Temmuz 1993 tarihinde sadece bir günde 3 bin 777 bomba patladı.


- Kaba hesapla 10 bin bina parçalandı.


- Bosna'da yaşayan (Boşnak, Sırp, Hırvat) çocuk nüfusunun yarısı (ortalama 700 bin) ölmüş, yaralanmış, evinden sürülmüş ya da başka sebeplerle direk savaştan etkilendi.


- Sadece Srebrenica'da 11 Temmuz 1995 tarihinde Sırplar tarafından yapılan kıyımda 8372 silahsız Boşnak erkeği katledilmiştir. 2000 yılına kadar toplu mezarlarından cesetlerin 4700'ü çıkartıldı.


- Savaşta hayatını kaybedenlerin genel ortalaması; yüzde 66 Boşnak, yüzde 25 Sırp ve yüzde 8 Hırvat olarak belirlenmiştir.


- Savaşta hayatını kaybeden sivillerin genel ortalaması ise; yüzde 83 Boşnak (Bunun yüzde 30'u çocuk ve kadın), yüzde 10 Sırp, yüzde 5 Hırvat olarak belirlenmiştir. Hemen hemen öldürülen sivillerin oranının tamamını Boşnakların oluşturduğu düşünülürse Boşnaklara uygulanan vahşetin büyüklüğünü anlamak kolaylaşacaktır.


- 28 bin Boşnak, 14 bin Sırp ve 6 bin Hırvat askeri savaşta hayatını kaybetmiştir. Hayatını kaybedenlerin geriye kalan kısmını siviller oluşturuyor.


- 17,689 kişinin kayıp olduğu bildirilmiş, sadece 999 tanesine ulaşıldı.


- Savaşta öldürülen çocuk (Boşnak, Sırp, Hırvat) sayısı 17 bin olarak kayıtlara geçerken, savaş boyunca yaralanan çocukların sayısı 35 bini bulmuş, bin 800 çocuk da ömür boyu sakat kaldı.


- 1991'den bu yana 4 milyon kişi mecburen yer değiştirmek zorunda kalmış, evini terk etti.


- Ülkenin savaştan gördüğü maddi zarar 29 milyar dolar.


MAKEDONYA - KOSOVA


Aynı savaş stratejileri Makedonya ve Kosova'da da uygulandı. Uluslararası Af Örgütü'nün 2004 tarihli raporuna göre, sözde savaşı önlemek amacıyla Bosna ve Kosova'ya konuşlandırılan BM ve NATO askerleri yüzlerce kadına tecavüz etti ve Balkanları kadın ticareti merkezi haline getirdi.


VİETNAM


1950'lilerin sonlarında güney Vietnam'da Vietnam Halk Kurtuluş Cephesi (NLF) öncülüğünde Fransızlara karşı gerilla hareketi başlamasıyla ve ardından 1964'te ülkede müttefik olarak konumlanan ABD'ye dönük başlayan gerilla direnişiyle Vietnam savaşı başlar. ABD askerleri tarafından işgal edilen Vietnam'da binlerce kadına tecavüz etti. Sadece My Layi Köyü'nde askerlerin 450 kadın ve çocuğa tecavüz ederek katledilmesi Vietnam'daki tecavüz bilançosunu anlamamıza yetecektir. ABD'nin 1963 yılından 1973 yılına kadar dâhil olduğu Vietnam savaşında ölenlerin yüzde 10'unu asker, yüzde 90'ını ise siviller oluşturuyordu. Sivillerin yüzde 80'nini ise kadınlar ve çocuklar oluşturuyordu. Vietnam savaşı sırasında kayda geçen tecavüze uğrayan kadın sayısı 30 bin…


BANGLADEŞ


1970'te Pakistan-Bangladeş savaşı sırasında yaklaşık katliamların ardı arkası kesilmezken aynı zamanda işgalciler binlerce kadına tecavüz edip ardından katlediyordu. Bangladeş'de 400 bin kadına tecavüz edildi ve 25 bin kadın tecavüz sonrası hamile kaldı.


 


SOMALİ


Egemenlerin sömürge ülkelerinden biri olan Somali'de 1980'den bu yana devam eden savaşta kadınlar hala tecavüze uğramaya devam ediyor. Savaşın kendini en çok hissettirdiği 1991-92 yıllarında Somali'de  binlerce insan ölürken, 300 yurttaş ise ülkeyi terk etti. O yıllarda kamplara sığınan binlerce kadın ise askerler tarafından tecavüze uğradı. Savaşın hala devam  ettiği Somali'de din adı altında katliam gerçekleştiren çetelerin kadınlara yönelik tecavüz saldırıları devam ederken, kadın sanatçılara ait müzik dinlemek dahi yasak. Çetelerin en büyük fetvası ise mücadele eden tüm kadınların görüldüğü yerde katletmek…


AFGANİSTAN


ABD Başkanı George Bush'un "terörle mücadele" bahanesiyle ülkeyi altüst ettiği 2001 Afganistan müdahalesinde on binlerce Afgan ne olduğunu dahi anlamadan katledildi. Uluslararası raporlara göre, işgal güçleri gittikleri her yerde yüzlerce kadına tecavüz etti, kadınları porno filmlerinde oynattı ve Afgan kadınlarını başka ülkelerde kadın tacirlerine pazarladı. Tüm bunların yanı sıra adeta din adı altından terör yağdıran çetelerin meskeni haline gelen Afganistan'da kadınlar hala kaçırılıp tecavüze uğruyor, eğitim alanında kısıtlanmaya devam ediyor ve katlediliyor. Kadınlara yönelik hiçbir politikanın söz konusu olmadığı Afganistan'da kadınlar  kadın hakları ve seküler demokrasi için 1977 yılında Kabil'de, Meena Keshwar Kamal liderliğinde Afganistan Devrimci Kadınlar Birliği'ni (RAWA) kurdu. Devrimci kadınların mücadelesi devam ediyor.


HAİTİ


ABD'den sonra bağımsızlığını ilan eden ikinci ülke olan Haiti, 1791-1804 tarihleri arasında gerçekleşen Haiti Devrimi'yle Batı yarıküredeki en başarılı Afrikalı köle ayaklanmasının başülkesi olma özelliğine sahip. Sömürgeciliğe karşı önemli mücadele örneği sergileyen Haiti ne yazık ki bu başarısını günümüze kadar getiremedi. Siyahilerin ilk devriminin gerçekleştirdiği Haiti toprakları şu an yeni sömürge politikalarıyla bir kez daha sömürülüyor. Siyahlar tarafından yönetilen tarihteki ilk cumhuriyet olan Haiti tarihine şöyle bir bakalım: Devrimden önce adı Saint-Domingue olan Haiti yıllarca Fransız kolonisi olarak kaldı. Şeker pancarı topraklarında kendi ülkelerinde köle olarak çalışan milyonlarca siyahi yıllarca beyazların egemenliği altında karın tokluğuna çalıştırıldı. Koloni yönetiminin uyguladığı, eğitimsiz çoğunluğu şiddet ve tehditlerle azınlık diktası bu sırada yıllarca köleleştirilen kadınlara tecavüz etmeyi kendinde bir hak olarak gördü. Beyazların çocuklara tecavüz etmesi sonucu hamile kalan çocukların doğum esnasında hayatını kaybetmesi o dönemlerde sıklıkla görülen olaylardandı. Kölelerin hiçbir hakkının olmadığı Haiti'de, beyaz ırkın tecavüzünün meşru olarak görülmesi için tecavüz sonucu doğum yapan kölelerden doğan çocuklar bir kademe üstün olarak belirlenir ve ev içindeki çeşitli işlerin sorumluluğuna getirtilirdi. 1791-1804 devrimle beraber Haitiler beyazlara karşı savaş açar ve tek tek bütün şeker pancarı tarlalarını ateşe verir ve yüzlerce beyazı öldürerek ülkeden kovar. Yılarca süren kanlı direnişin ardından kazanan Haiti halkı olur ve kendi cumhuriyetlerini ilan eder.


Fakat sömürgeci anlayış, bu durumun peşini bırakmaz. Yıllar sonra 1915'te Birleşik Devletler Haiti'yi istila etti. "Vahşi yaşamdan dolayı kendilerini yönetemezler" diyerek ülkeyi savaş alanına çeviren işgalciler 19 yıllık ülke istilası sırasında başta vatanseverlerin lideri Charlemagne Péralte bir kapının üzerine çivilenerek çarmıha gerilmesi olayı olmak üzere binlerce köylünün kafasının kesilmesi, kadınlara tecavüz edilmesi gibi daha birçok olay yaşandı. Masacre (Katliam) nehri kenarında Dominik Cumhuriyeti tarafındaki şekerkamışı tarlalarında çalışan binlerce Haitili işçi bu nehrin kıyısında pala darbeleriyle katledildi. Bu emri adı katlim failleri listesinde sıkça anılan Dominik Cumhuriyeti diktatörü Rafael Leonidas Trujillo tarafından "siyah ırkı yok etme" amacıyla verilmişti. Bu olay yıllar sonra uluslar arası mahkemeye taşındı fakat mahkemede adil bir sonuç alınamadı. Rafael'in askerlerinin saldırısı sırasında tecavüze uğrayan ve AIDS virüsü kapan kadınların bir bir ülkede yaşamını yitirmesine rağmen olaya ilişkin herhangi bir dava açılmazken, mahkeme sadece o sırada katledilenler için ölü başına ise 29 dolar ödeme kararı verdi. Egemenlerin müdahalesiyle devrimin yeni sömürgeye evrildiği Haiti'de egemenlerin en büyük mirası ise tecavüz kültürü oldu. Tecavüz saldırısı, insan kaçakçılığı, organ mafyacılığı, fuhuş ve uyuşturucu sektörü ülkesi haline gelen Haiti'de 12 Ocak 2010'da deprem sırasında dahi,  tecavüzlerin daha fazla olduğu belirtiliyor. Uluslararası Af Örgütünün yayımladığı bir rapora göre kadın ve kız çocuklarına yönelik tecavüz olaylarının ardı arkası kesilmediği belirtiliyor. Deprem kamplarında yaşanan tecavüz saldırısına uğrayan çocukların arsında iki yaşında bebeklerin dahi olduğu belirtiliyor.


RUANDA


Her şey egemenlerin bölgeye girmesiyle başlar… Şu anda Ruanda ve Burundi diye ikiye ayrılmış toprakların üzerinde yaşayan aynı kökenden olan Tutsi ve Hutu kabilelerinin ilginç bir tarihi var. 1890'da Almanların bölgeyi işgal etmesiyle başlayan Doğu Afrika Alman sömürgesi, Almanların Birinci Dünya Savaşı'ndaki mağlubiyetleriyle Belçikalıların eline geçer. Bölgeyi daha iyi kontrol etme adına egemenlerin sıklıkla başvurduğu yöntem olan kardeş halkları birbirine düşürme politikaları bura da devreye girer. Belçika sömürgesiyle beraber ırkçılığın baş gösterdiği olaylar şöyle başlar; Tutsi ya da Hutu şeklinde kimlik kartları verilir. Kimlik kartlarıyla beraber kabilelerin doğayla iç içe ve inanç üzerine kurulu güzellik anlayışı da böylece son bulur. Kimlik kartları egemenlere göre daha güzel ve 10 inekten fazla mal varlığına sahip kişilere Tutsi, yine egemenlerin güzellik anlayışına uymayan ve daha fakir olanlara ise Huti halkı denilerek kimlik verilir. Belçikalıların alt ve üst sınıf politikaları 2. Dünya Savaşı'na kadar sürer. Savaş sonrası ülkede özgürlükçü hareket başlar. Özgürlükçü hareketle beraber Hutu destekçileri artar fakat bu süreçle beraber Ruanda'nın en kanlı dönemi de başlamış olur. Daha önce Tutsilere tüm kamuoyu haklarında üstünlük hakkı veren Belçika'nın bu süreçte Hutu'ların destekçisi olma tavrı sergilemesi de ayrıca dikkat çekici bir olaydır.  Çatışmalar döneminde Tutsi ve Hutu'lar arasında etnik ve nefret kıyım yıllarca devam eder.


Kanlı dönemin özeti ise şöyle:


Hutuların kanlı baskılarından kaçan Tutsiler komşu ülkelere sığınır. Yarım milyonu aşkın Tutsi mülteci konumunda başta Tanzanya ve Uganda olmak üzere çevre ülkelerdeki kamplarda yıllarca yaşam mücadelesi verir. Yıllarca ülkeye dönemeyen Tutsiler 1990'lı yıların başında örgütlenerek Ruanda Yurtsever Birliği'ni kurar. Bu mücadelenin ardından Tutsiler ülkeye dönmeye başlar. Fakat radikal Hutu'ların içten içe Fransa desteği ile gizli örgütlenmeleri bu sırada devam eder ve binlerce kişilik ordu kurulur. Çin'den getirtilen binlerce satırla silahlanan Hutu ordusu,  aylardır aldıkları eğitimle katliamlarına başlar. Ruanda'daki katliamda 100 gün içerisinde 1 milyon Tutsi ve ılımlı Hutu katledilir. Bu sırada ülkede yüzlerce BM askeri olmasına rağmen BM'nin olaya tepkisiz kalması ise dikkat çekicidir. Fransa'nın  Ruanda'da ele geçirdiği "Turkuaz" adını verdiği bölgede de katliamlara devam eder. Bu bölgede ise 200 bin kişi katledilir.


Peki ya kadınlar...


Ruanda arşivlerinde yüz binlerce kadın ve çocuğun vücutları satır darbesi almış bir şekilde yerde cansız yatan fotoğrafları katliamın boyutunu anlamaya yetiyor. İç savaş döneminde yüz binlerce kadın tecavüz saldırısına uğradı, çocukların kafaları satırlarla kesildi. Tecavüz saldırısına uğrayan kadınların on binlercesine ise AIDS virüsü yayıldı.AIDS virüsü tespit edilen kadınlar ise daha vahşi tutumlara maruz kaldı ve satırlarla katledildi. Bir çok kadın ise ABD ve Avrupa ülkelerine sex işçiliği amacıyla kaçırıldı. Binlerce kadından hala haber yok.


Suçlular hala cezalandırılmadı


Savaşın üzerinden 12 yıl geçmesine rağmen hala ülkede yargılanmayı bekleyen 120 bin civarında savaş suçlusu bulunuyor. Bunların yargılanmaları ulusal ve geleneksel mahkemelerde devam ediyor.  Mahkemede yargılama katliama karışanlar, yağmacılar, katliama karışıp resmi görev almayanlar ve bizzat katliamı yürütenler şeklinde gerçekleşiyor. Mahkemede ayrıca idam cezası da yok. Devlet başkanının öngördüğü bu uygulamaya gerekçe ise idam cezası verilmesi dahilinde ülkedeki 120 bin civarında kişinin öldürülmesiyle yeni bir istikrarsızlığa neden oluna bileceği belirtiliyor. 


Resmi makamlarda tüm bu olanlara soykırım demek yasak. Soykırım demek için BM mahkemelerinden çıkan kararlara gerek var, mahkemeler ise soykırım olarak görmeme konusunda ısrarcı.  Tüm bunlara sebebiyet veren başta Belçika ve Fransa hükümeti  olmak üzere sömürgeciler hiçbir mahkemede yargılanmazken, Fransa mahkemelerince Kagame ve sekiz üst düzey Ruandalı yetkilinin mahkum edilmesi yargının egemenleri kapsamadığını bir kez daha ortaya çıkarıyor.  Özetle 1994'te en kanlı dönemini yaşayan Ruanda'da olaylar dinmiş olarak görünse de hala savaş mağduru insanlar yaşadığı travmayı atlatmazken, yüz binlerce kadın tecavüzcüleri hala yargılanmadı. Ayrıca kadınlar tecavüze uğradıklarını belgeleyen herhangi bir belgeye ve onları  mahkemelerde temsil edecek avukatlardan mahrum bir şekilde yaşadıklarının travmasını kendi çabalarıyla atlatmaya çalışıyor.


Yarın: Latin Amerika, Ortadoğu ve Afrika'daki savaşlarda kadın.


(fk/mg)