Öz savunmanın gerekliliği üzerine yakın tarihe bir bakış (2)

09:03

 


Zehra Doğan/JINHA


HABER MERKEZİ - Milliyetçilikle kadını toprakla özdeşleştirip 'namus' algısı üzerinden kurgulayan eril zihniyet, savaşlarda işgal hareketini de bu kurgusu üzerinden kadın bedeni üzerinden yürütüyor. PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın tezleri arasında yer alan "kadınların öz savunma sistemini oluşturması" gerekliliği son olarak egemenlerin en vahşi eril savaş örgütlenmesi olan DAİŞ çetecilerinin Ortadoğu'ya yönelik saldırıları karşısında bir kez daha doğrulandı. YPJ, Kobanê ve Şengalle değişen tarih ve neden kadınlar silahlanmalı sorusuna dünyanın son 50 yılına kısa bir bakış bile cevap niteliği taşıyor.


YPJ, Kobanê'de DAİŞ çetecilerinin işgal girişimleri sırasında artık herkesin kabul ettiği "İnsanlık adına direniş" sırasında "Neden kadınlar öz savunma oluşturmalı?" sorusuna yanıt oldu. Dünyanın her yanındaki basın organları omzunda silahı ile cephede toprağı ve özgürlüğü için savaşan bu kadınlara odaklandı. YPJ adeta eril zihniyetin her türlü saldırılarına karşı kadınların panzehiri oldu ve savaşlarda kadın bedeni üzerinden politika yürütmek isteyenlere keskin bir cevaptı. Kobanê ardından artık kadınlar cephe gerisi "kadınca işler" yaparak, erkek savaşçılara destek olan işgal edildiğinde de eril zihniyetin işgal politikalarının parçası haline getirilecek, nesneler olmadığını gösterdi. Ancak YPJ'nin savaş sonrasında kendini kurumsallaştırması gerekiyor ve tehlike hala sürüyor. Çok değil son 50 yıllık dünya tarihinde çarpıcı örneklere bakıldığında dahi fark ortaya çıkıyor.


ARJANTİN


1974 yılında hayatını kaybeden eski devlet başkanı Juan Peron'un eşi Isabel Peron yönetiminin devrildiği darbenin ardından 1976 ve 1982 yılları arasında darbe ile generaller tarafından ülke yönetimi ele geçirilen Arjantin'de "Ulusal Uzlaşma Süreci" adı altında binlerce insan katledildi ve bilinen bilinmeyen binlercesi de hapse atıldı. Toplama kamplarında binlerce kişi yaşamını yitirirken, binlerce kişi ise hapishanelerde işkence tezgâhlarından ağır işkencelerden geçti. İnsan hakları örgütlerine göre cunta sırasında 30 bin kişi ya ortadan kayboldu ya da katledildi. Hapishanelerde doğum yapan kadınların çocuklarına yönetim tarafından el konuldu, muhalif ailelerin çocukları evlerinden kaçırıldı ve askeri cuntaya yakın olan ailelere sahte doğum belgeleri çıkartılarak çocuklar onlara verildi. Yaptıkları katliamlara, "toplumu yeniden inşa etme" adını veren darbeciler en büyük darbeyi kadınlara çocuklarını kaçırarak vurdu. Gecenin bir yarısı evinden alınan muhalif gençlerden aileleri bir daha haber alamadı. Tüm baskılara rağmen yıllarca çocuklarını arayan anneler, kaybedilen 30 bin çocukları için ilk yürüyüşlerine, 13 Nisan 1977 günü cunta merkezine 100 metre uzaklıktaki Plaza de Mayo meydanında başladı. 14 beyaz başörtülü kadının Perşembe günleri gerçekleştirdiği yürüyüş kısa sürede 300 başörtülü anneye ulaştı. Polis cop, kalas ve göz yaşartıcı bombalarla her defasında anneleri meydandan uzaklaştırmaya çalışsa da daha sonraları 300 kişilik sayı binlere ulaştı. Faşist rejim birçok anneyi ve onları örgütleyen avukatları Azucena de Vicenti'yi kaçırdı. Onlardan da bir daha haber alınamadı. Buna rağmen annelerin kararalı duruşu yılmadı.


Beyaz yazmalı kadınlar


Plaza de Mayo Anneleri Kurucu Çizgi Başkanı Nora Cortinas 2013 yılında Barış Annelerini ziyareti sırasında kendisiyle yapılan söyleşide o dönemi şöyle anlatmıştı: "Askeri cunta döneminde 30 bin kişi kaybedildi. Sayısız işkenceden geçtik. Kundaktaki bebekler kaçırıldı. Muhalif gençler ise gözaltında kaybedildi. Adı fişlenen kişiler evlerinden, sokaktan ve hastanelerden alınarak kaybedildi. Hamile kadınlar yerlerde sürüklendi. Yüzlerce kadın hapishane koşullarının sağlıksız ortamında doğum yaparken hayatını kaybetti. Anneler yaşasa da zaten bir şekilde ölü sayılırdı. Bebekleri onlardan alınıp kaybettiriliyordu. Çok kötü dönemlerdi. O şartlarda birkaç anne olarak meydanda eylem başlattık. Ağır darbeler aldık. Birçok anne, 'çocuğunuzu size göstereceğiz' sözleriyle kandırıldı. Anneler, bindirildikleri helikopterlerden denizin derinliklerine atıldı. Buna rağmen mücadeleyi bırakmadık. Bizim mücadelemizden güç alıp meydanlarda ailesinin akıbetini öğrenmek adına haykıran beyaz yazmalı kadınlara güç olduk. Plaza de Mayo'dan Galatasaray Meydanı'na, Kürdistan sokaklarında barışı haykıran Barış Anneleriyle örgütlendik. Buna değer."


NEPAL


Nepal'de 1996 yılının Şubat ayında monarşiyi yıkarak yerine Demokratik Halk Cumhuriyeti kurmak için Maocu devrim stratejisi olan gerilla savaşı (people's war) başladı. Karaliyet ailesinden Prens Dipendra Kral Birendra ve Kraliçe Aishwarya'nın da aralarından olduğu 11 kişinin öldürülmesiyle 10 yıl devam eden iç savaşta, giderek krallığa destek azaldı. Haklı taleplerle başlayan iç savaş giderek istikrarsız bir hal aldı. Ülkede yaşanan kaostan faydalanan Gyanendra, 1 Şubat 2005'te krallık tahtına oturdu ve olağanüstü hâl ilan etti. Politikacılar ev hapsinde tutuldu, telefon ve internet hatları kesildi ve basın özgürlüğü ortadan kaldırıldı. Kral yeni rejimin isyancıları bastırmak amacında olduğunu ileri sürüyordu. Giderek daha da karmaşık bir hal alan Nepal'de binlerce kadın, monarşi ve ülkedeki gerillalar tarafından tecavüze uğradı. Binlerce çocuk ise sokak ortasında katledildi. Kasım 2006'daki antlaşmayla 1996'dan beri süregelen ve 13 bin insanın ölümüne sebebiyet veren iç savaşın bittiği açıklandı. Ocak 2007'de yeni parlamento kuruldu ve Maocular sandalyelerin 4'te 1'ini alarak temsil hakkı kazandı. Bundan sonra hükümet krallığın yetkilerini sınırlamak suretiyle demokratikleşme sürecini başlattı. 28 Mayıs 2008'te monarşi yıkıldı ve Federal Demokratik Nepal Cumhuriyeti kuruldu. Hükümetin değişmesiyle vaat edilen hiçbir demokratik yasanın hayata geçmediği Nepal'de iç savaşta tecavüze uğrayan kadınlar ise faillerin yargılanması için hak talebinde bulunamıyor. Nepal'de yasalara göre; tecavüz saldırısına uğrayan kadınların en geç 35 gün içinde yetkili kuruluşlara bildirmesi gerekiyor. Aksi halde hiçbir hukuksal süreç başlatılamıyor.


IRAK-GÜNEY KÜRDİSTAN


Devrik lider Saddam Hüseyin döneminde Kürdistan bölgesindeki Kürtlerin yaşadığı katliam ve kız çocuklarının kaçırılmasıyla kirli bir tarihe sahip olan Irak'ta kadınlar üzerinden geliştirilen savaş politikaları devam ediyor. Irak'ta yaşanan katliamları 6 başlık altında inceleyelim:


Enfal


Arapça'da "ganimet" anlamına gelen 1986'nın başından 1989'a kadar süren Enfal Harekatı ile 4 bin Kürt köyü yerle bir edildi, 2 milyon 150 bin Kürt katledildi. 1 milyon insan göçe zorlandı, binlerce kadına tecavüz edildi ve binlerce kadın ve kız çocuğu kaybettirildi. Son yıllarda ortaya çıkan Mısır ülkesinin belgelerinde yüzlerce kız çocuğunun ülkede belirli yerlere verildiğinin açıklanmasıyla harekatla birlikte kaybettirilen kadın ve çocukların stratejik bir şekilde dağıtılarak kaybettirildiğini gözler önüne serdi.


Halepçe


Enfal operasyonun sürdüğü yıllarda 1988 yılında ise Halepçe katliamı gerçekleşti. Yine bizzat Saddam rejimi tarafından gerçekleşen saldırıda rejim, kimyasal silah kullanarak binlerce Kürdü katletti. Yaklaşık 5 bin erkek, kadın, çocuk ve yaşlıyı öldürdü; 10 binden fazla insanı yaraladı; binlerce insan hala kayıp ve binlerce insan soykırım sonrasında ortaya çıkan komplikasyon, hastalık ve doğum kusurları sebebiyle hayatını kaybetti. Soykırımdan canlı kurtulanlar ise normalden çok daha yüksek oranlarda sağlık sorunu yaşadı. Ülkenin geri kalanına kıyasla, normalden 24 kat fazla düşük oranı, 10 kat fazla kolon kanseri, diğer kanser türleri, solunum rahatsızlıkları, deri ve göz problemleri, doğurganlık ve üreme sorunları yaşadılar. Bu kimyasal saldırıların kalıcı genetik etkileri oldu ve bu etki, saldırıya uğrayan şehirlerdeki insanlarda görülen doğum kusurlarının oranında açıkça kendini gösterir.


Maxmur


Türkiye'den 1994 yılında siyasi sebeplerle sürgün edilen yaklaşık 12 bin yurttaşın dönemin Irak yönetiminde olan Kürdistan topraklarında 7 kampın ardından en son geldikleri yerde temelli kalıp karara bağlanan direnişin adıdır Maxmur. Burada hem KDP hem de Saddam'ın ağır zulmüyle karşılaşan aslen Şırnaklı olan Kürtler, Kürt kardeşleri tarafından "terörist" diye fişlendi, saldırıya uğradı, aç ve susuz bırakıldı. Akrep kaynayan bir çöl olan Maxmur'da ölüme terk edilen 12 bin Kürt burada yeni bir yaşam kurma mücadelesini yıllarca verdi. Başta naylon çadırları kendilerine barınak yapan Maxmurlular, ardından yavaş yavaş derme çatma evler yaptı. Bu sırada akrep sokmasından yüzlerce Maxmurlu yaşamını yitirdi. Bunların çoğu çocuktu. Öte yandan olumsuz yaşam koşullarından birçok kadın ya güçsüz düşerek ya da doğumda yaşamını yitirdi. En acısı da Maxmurlular yıllarca KDP'li Kürtler tarafından baskına uğradı, işkenceden geçirildi ve katledildi. 2012 yılında Maxmur dosyası için gittiğimiz Maxmur'da tüm kadınlar, "Her şey unutulur fakat bizi akrepler içinde ölüme terk eden ve gözlerimizin önünde eşimizi katleden KDP'li Kürt kardeşlerimizin zulmü hiçbir zaman unutulmaz" demişti.


En son 2014 Ağustos ayında bu defa IŞİD tarafından saldırıya uğrayan Maxmur halkı bu defa eskisi gibi savunmasız değildi. Yıllarca edindikleri tecrübeyle örgütlenerek kendi savunma birliklerini oluşturan Maxmurlu'lar çetelere karşı mücadele etti. Bu sırada Kürt gazeteci Deniz Fırat yaşamını yitirdi. Deniz'in elindeki kamerayla haberi dünyaya yayma çabası tüm dünya gazetecilerin direniş sembolü oldu. Maxmurluların IŞİD'e karşı cephe verdiği mücadele devam ediyor.


ABD müdahalesi


Egemenlerin toprak paylaşma amacıyla gerçekleştirdiği savaşlardan biri olan Irak-Amerika savaşında yaşanan hak ihlallerinin tam bilançosu hala bilinmiyor. 2003 yılında "ülkeye demokrasi götürüyoruz" diyerek Irak'a giren ABD geriye ülkeye kıyım, tecavüze uğramış kadınlar, göç etmek zorunda kalan insanlar, ailelerin gözlerinin önünde katledilmesiyle ağır travma geçiren ve yüzlercesi de katledilen çocuk bıraktı. Irak Kadın Özgürlük Örgütü'nün tahminlerine göre 2003 yılındaki ABD müdahalesinin ardından Irak'taki binlerce genç kadın ve kız çocuğu fuhuş amacıyla başka ülkelere kaçırıldı. Tahmine göre 2003 ile 2010 yılları arasında ülkedeki 4 bin kadın ve kız çocuğu kayboldu. Şu an fuhuş amacıyla çalıştırıldığı tahmin edilen bu kişilerin 5'te birinin kaybolduğunda 18 yaşından küçük olduğu belirtiliyor.


Irak İçişleri Bakanlığı'nın açıkladığı verilerine göre kadınların yaşadığı savaş vahşetinin bilançosu şöyle:


"*Resmi kayıtlara göre esir Iraklı kadın sayısı: 5 bin 130


*İçlerinden tecavüze uğrayanların sayısı: 3 bin330


*Tecavüz sonucu hamile kalıp hapishanede doğum yapanların sayısı: bin 200


*Zorla kürtaj oldurulanların sayısı: bin 830


*Toplu tecavüz sebebiyle hayatını kaybedenlerin sayısı: 180


*İşkence altında öldürülenlerin sayısı: 120"


Şengal ve Maxmur saldırıları


IŞİD çetelerinin 3 Ağustos 2014 yılında Şengal'de Êzidî ve Maxmur Kampı'nda yaşayan Kürtlere dönük saldırılarını gerçekleştirdi. Sürmekte olan savaşta yaşanan kaybın bilançosu henüz tam olarak bilinmezken IŞİD'in saldırıları sırasında binlerce Êzidî katledildi. Kaçırılan yüzlerce kadın ve kız çocukları köle pazarlarında satıldı, satılmaya devam ediyor. Birçoğuna ise hala ulaşılamıyor. YPG/YPJ ve PKK tarafından açılan koridorla kurtulmayı başaran Kürtler, ölüm yürüyüşüne başlayarak Rojava, Diyarbakır ve Mardin gibi bölgelere doğru ilerlediği sırada ise susuzluktan yaşamını yitirdi. Açlık ve susuzluktan yaşamını yitiren yüzlerce Êzidî'nin birçoğu ise çocuktu. Êzidîler tüm bunları yaşarken, bunun yanı sıra diğer örneklerde görülmeyen bir direniş açığa çıktı. Sincar dağlarında kalıp savaşmayı tercih eden yüzlerce Êzidî kadın YPJ Şengal adıyla erkekler ise YBŞ adıyla PKK'lilerle beraber direniş saflarında yer aldı. Şengal dağlarında direnişi sürdüren Êzidîler, bir yandan çetelere karşı direniş sergilerken bir diğer yandan ise kadın iradesinin açığa çıkması için meclis ilan ediyor, konferans düzenliyor ve çeşitli yönetimsel birimler ilan ediyor. Kadının öncülük ettiği Şengal direnişi böylece tüm dünya kadınları için bir kurtuluş umudu olma özelliğini taşıyor.


SURİYE


Egemenler tarafından yine kendi isteklerine göre evrilen başta devrimsel nitelik taşıyan fakat sonrasında ciddi bir kaosa neden olan "Arap Baharı"nın bir sıçraması olarak görülen Baas rejimi ile muhalifler arasında gerçekleşen Suriye iç savaşı 15 Mart 2011'de başladı. İlk sıralar iki taraf arasında başlayan iç savaş daha sonra belirli isimlerle ortaya çıkan din adı altında katliam gerçekleştiren El-Nusra ve IŞİD gibi çetelerle ciddi bir kaos ortamı yarattı. Dünya devletlerinin de sıklıkla müdahalede bulunan savaş nedeniyle ülke büyük bir yıkıntı çöplüğüne dönüştü. Tarihi zenginliğin önemli ülkelerinden olan Suriye'de binlerce tarihi yapı harap edildi, milyonlarca insan göç etmek zorunda kaldı, binlercesi kaybettirildi, yüz binlercesi ise katledildi. Bunların arasında yine binlerce çocuk var. Katliam hala devam ederken savaşın en büyük mağdurlarından kadınlar ülkelerinde tecavüz saldırısına uğramaya devam ediyor. Yüz binlerce kadın sığındıkları ülkelerde fuhuşa zorlanmaya devam ediyor. Yaşları 12 ve 60 yaş arasında değişen kız çocuğu ve kadınların büyük bir bölümü gittikleri ülkelerde kumalığa zorlanıyor.


ROJAVA/Kürtler üçüncü yolu seçti


Tüm bunların yanında gelişen savaşa müdahil olmaktansa kendi topraklarını korumayı seçen Kürtler, üçüncü bir yol olan demokratik ekolojik kadın özgürlüklü bir çizgiyi esas alarak Rojava'yı ilan etti. Rojava'da yaşayan Kürt, Ermeni, Süryani, Arap, Keldani ve daha birçok halkların kendi kendini yönetmesi ve iktidar virüsünün Rojava'da yayılmaması adına ayrıca, Cizîrê, Kobanê ve Efrîn kantonları ilan edilen Rojava'da halkların birlikteliği ve öz yönetiminin tohumları böylece atılmış oldu. 19 Temmuz 2012 yılında ilan edilen Rojava devrimi ayrıca kadın öncülüğünde gerçekleşmesiyle tüm dünyaya örnek oldu. Egemenlerin Ortadoğu'yu paylaşım politikalarına ters düşen Rojava devrimine egemenler tabii ki kayıtsız kalmadı. Öncelikle El-Nusra adlı dini referans göstererek terör saçan çeteleri Kürtlerin üzerine salan egemenler Rojava'da başta kadınlar olmak üzere devrim savaşçılarının direnişi karşısında amacına ulaşamadı. Çetelerin çeşitli stratejilerine karşı her defasında yeni bir direnişle onları boşa çıkaran Kürtlerin direnişi karşısında bu defa IŞİD terörü bölgede yayılmaya başladı. Temmuz ayından bu yana Kobanê üzerinde en kirli savaş politikalarını sergileyen IŞID terörü yüzlerce Kürdü katletti. Talan kültürüyle Kobanê'ye saldıran çeteler talan ettikleri evlerde önüne geleni bıçaktan geçirdi, çocukları katletti ve kadınları kaçırdı. Saldırıların şiddetlenmesiyle binlerce Kobanêli Urfa'nın Suruç ilçesinde oluşturulan çadır kentlere yerleşti.  IŞİD'in saldırıları 129 gündür devam eden Kobanê'de YPJ/YPG'nin direnişi sürüyor. Kadın savaşçılar öncülüğünde gelişen devrim direnişi ile Kobanê tüm dünyanın direniş sembolü haline geldi. Erk anlayışın savaşta kullandığı en büyük silah olan tecavüz silahına geçit vermeyen YPJ'li savaşçı kadınlar, bir yandan cephede destansı direniş sergilerken bir diğer yandan ise bölgede oluşan kadın özgürlüklü yeni yaşam modelinin alt yapısını daha da güçlendirmek adına çalışmalar yürütüyor.


TÜRKİYE


Dünya savaşlarının ardından belirlenen sınırların ardından kurulan Türkiye'de savaş hiç bitmedi.  Ardı arkası kesilmeyen katliamların ana sahnesi olan bu olayların yönetmenliğini ise dönemin iktidar anlayışları üstlendi. Kimler gelip geçmedi ki bu senaryoda. Bir hayli kabarık olan Türkiye katliam arşivlerinde Emeni, Süryani, Rum ve Alevilere dönük gerçekleşen katliam silsilesinin devamını getiren iktidarlar, Şeyh Sait, 1938 Dêrsîm, Sivas, Koçgiri, Zilan, Maraş, 6-7 Eylül olayları, Nevala Kasaba, Roboski gibi daya sayamadığımız birçok katliamları işledi işlemeye devam ediyor. Dêrsîm katliamında yüzlerce kadın tecavüz saldırısına uğradı, hamile kadınların karınları deşilerek katledildi, kız çocukları kaçırıldı ve binlerce Dêrsîmli sürgün edildi. Bununla beraber Maxmur örneğindeki gibi sürgün politikalarını da sürdüren iktidarlar, uzaklaştırarak yok etme ve unutturma çabası geliştirdi.


Binlerce Kürt katledildi


Asimilasyon politikalarının sert bir şekilde yürütüldüğü dönemlerde Kürtler 1978'de Kürdistan İşçi Partisi'ni kurdu. Bundan sonraki yıllarda silahlı mücadele sürdüren PKK'nin büyümesiyle iktidar 1990'larda bölge adeta bir kıyım gerçekleştirdi. Bölgede neredeyse tüm köyler yakılıp boşaltılırken yüzlerce Kürt ya yıkıntı arasında yanarak ya da herkesin gözleri önünde infaz edildi. Binlercesi ise bir gece ansızın yapılan ev baskınlarıyla, sokak ortasında zorla arabaya bindirilerek ya da karakola çağırtılarak kaybettirildi. Köyleri yakılan Kürtler hiç tanımadıkları büyük kentlerin varoş sokaklarında yaşam mücadelesi vermeye başladı. Fakat sistem burada da Kürtlerin yakasını bırakmadı. Ucuz işgücü olarak görülen Kürtler yıllarca çok mesai az parayla çalıştırıldı, çalıştırılmaya devam ediyor. Hiç dillerini bilmediği Türkçe okullarda okumak zorunda kaldı.


Kadınların artık çok daha büyük bir iddiası var


Tüm bunların yanında çocuklarını eşlerini, anne ve babalarını kaybeden ve yıllarca kimlik mücadelesi veren kadınlar örgütlü mücadele arayışına girdi. Dönemin en kanlı tarihlerinden 1995'te gözaltında kaybettirilen yakınlarının akıbetini öğrenmek adına İstanbul Galatasaray Meydanı'nda Cumartesi Anneleri eylemi başlattı. Daha sonra bir gelenek haline gelen bu eylem bölgenin tüm kentlerinde kaybettirenlerin aileleri meydanlara çıktı. Annelerin mücadelesi sürüyor. Bunun yanı sıra çocukları PKK'ye katılan anneler de ülkeye barış gelmesi amacıyla Barış Anneleri mücadelesi başlattı. Annelerin mücadelesi gözaltı, tutuklama ve işkencelere rağmen devam ediyor. Kimlik mücadelesinin yanı sıra cins mücadelesi başlatan Kürt kadınları on yılı aşkın bir süredir oluşturduğu Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) ile alanlarda sesini tüm dünya kadınların sesine ulaştırdı. Bunun yanı sıra 2015 Ocak ayında kadınlar DÖKH'ü fes ederek yerine daha büyük bir örgütlenme olan Kongreya Jinên Azad'ı (KJA) ilan etti. Kongre çatısı altında toplanan kadınların artık çok daha büyük iddiası var. Egemen sistemin tecavüz politikalarıyla işgal ettiği kendi topraklarında her yerde öz savunma sistemini oluşturarak tecavüze karşı örgütlü mücadele dersini erkeklere vermek…


Tüm dünyada hal böyle iken kadınların daha fazla örgütlenmesi kaçınılmaz sonuç olarak görülüyor. Birçok ülkede kadınlar psikolojik ve fiziki şiddete maruz kalırken, buna boyun eğen kadın modelleri de bir sürüm halinde erk sistem tarafından üretilmeye devam ediyor. (BİTTİ)


(fk/mg)