Yeşilçam'da bir kadın yönetmen: Bilge Olgaç
09:04
Handan Tufan / JİNHA
İZMİR - Bilge Olgaç Türkiye sinemasında yer edinen az sayıda kadın yönetmenlerden biri. Bilge eril zihniyetin hakim olduğu Yeşilçam'da hikayesini "Genç bir kadındım. Üstelik bu işi kadın olarak ilk kez yapan insandım. İlk önce bir kadın ne yapabilir diye bakıyorlardı. Kuşkulu bir bakıştı. Ben de çok sert, bağırıp çağıran bir rolü benimsedim. Fakat sonradan bu rolden vazgeçtim. Çünkü insanlar artık bana inanıyorlar ve güveniyorlardı" diye anlatıyor. Sinemanın emekçisi olmayı seçen Bilge 3 Mart 1994'de evinde çıkan yangında hayatını kaybetti.
Bilge Olgaç, 1940'ta, Kırklareli Vize'de doğdu. Altı çocuklu, yoksul bir ailenin beşinci çocuğuydu. Kitap okumayı seviyor, öyküler yazıyordu. Lise yıllarında ünlü bir yazar ve yönetmen olmayı hayal eden Bilge, lise son sınıftan ayrılarak dergilere öyküler yazmaya başladı. Öykülerini getirip götürürken tanıştığı Yelpaze dergisinin ortaklarından olan Vecdi Bender'le 16 yaşındayken evlendi. Yeşilçam'da prodüksiyon amirliği de yapan eşi, onun yazdığı bir öyküyü, 1963 yılında Memduh Ün'e verince, Bilge'nin sinema serüveni başladı. Kötürüm bir kızla bir ressamın aşkını, kenar mahalle atmosferinde anlatan öyküsü Memduh Ün tarafından "Kısmetin Güzeli" adıyla çekildi. Bilge, öyküyü vermenin şartı olarak asistanlığı isteyince, Memduh Ün onu erkek asistanının yanında ikinci asistan olarak çalıştırmayı kabul etti.
Yönetmenliğe geçiş
Bir süre sonra da yönetmenin birinci asistanlığına yükselir. Memduh Ün'den sonra Halit Refiğ'e asistanlık yaptı. Küçük bütçeli filmler yapan Hasan Kazankaya'nın film şirketine geçtiğinde yönetmenlik için beklediği fırsatı buldu. 1965 yılında, sınırlı imkânlarla çektiği "Üçünüzü de Mıhlarım" hapisten çıkınca, kan davası nedeniyle öldürdüğü adamın oğullarıyla çatışmaya giren ve hayatta kalmaya çalışan bir adamın hikâyesini anlatıyor, Yılmaz Güney, Tuncel Kurtiz ve Pervin Par başrolleri paylaşıyordu.
Altın Portakal'da yönetmen ödülü
İlk yıllarda sert bir yönetmen olarak tanınmayı tercih etti. Sonradan bu tercihinin nedenlerini şöyle anlatacaktı: "Genç bir kadındım. Üstelik bu işi kadın olarak ilk kez yapan insandım. İlk önce bir kadın ne yapabilir diye bakıyorlardı. Kuşkulu bir bakıştı. Ben de çok sert, bağırıp çağıran bir rolü benimsedim. Fakat sonradan bu rolden vazgeçtim. Çünkü insanlar artık bana inanıyorlar ve güveniyorlardı."
Bilge Olgaç da, 1966'da "Nikahsızlar" ve 1968'de "Öksüz" filmlerini bir kenara ayırırsak, genellikle avantür filmler çekmek zorundaydı. Bu iki film ise yönetmenin filmografisinde bir çizgi değişikliği anlamına geliyordu. "Nikahsızlar'ın konusu şöyle kaydedilmiş sinema tarihine: "Randevuevine düşen sevgilisinin alnındaki lekeyi silmek için savaş veren bir genç…" "Öksüz" ise, bir kaza sonucu kısır kalan karısını tedavi için İstanbul'a getiren bir taşralının öyküsünü anlatıyordu. Film, 1968 yılı Antalya Altın Portakal Film Festivalinde En İyi Üçüncü Film ödülünü aldı.
Toplumsal filmler
Ancak 1970 yılında çektiği "Linç" filmi, meslek hayatında bir dönüm noktası oldu. Kerim Korcan'ın aynı adlı romanından uyarlanan ve tarihi Sultanahmet Cezaevi'nde çekilen filmde hiç kadın rolü yoktu. Türk sinema tarihinin en iyi hapishane filmlerinden biri olarak anılan filmde başrolleri Danyal Topatan, Ali Şen, Necip Tekçe gibi karakter oyuncuları paylaşıyordu. Film, 2. Altın Koza Film Festivali'nde Yılmaz Güney, Halit Refiğ, Memduh Ün ve Orhan Elmas'ı geride bırakarak "En İyi Yönetmen" ödülünü aldı ve ilk ödül sahibi kadın yönetmen oldu. O günlerde şöyle diyordu: "Bütün gayem faydalıyı, doğruyu, güzeli iyi sinemayla vermek, sürekli bir aşama içinde olmak."
1975 yılında çektiği "Bir Gün Mutlaka", bu yıllarda ülkeyi kaplayan öğrenci olaylarını ve emekçi sınıfın sorunlarını konu ediyordu. Senaryosunu Yılmaz Güney'in yazdığı film siyasi yaşama bakışı ile oldukça dikkat çekti. Ancak Bilge, bu filmden sonra, seks filmleri furyasından birçok meslektaşı gibi olumsuz etkilenerek on yıl boyunca film çekmedi.
Kadın hikayeleri anlattı
On yıl sonra sinemaya, bu kez kadın sorunlarına yaklaştığı bir filmle döndü. 1984'te çektiği "Kaşık Düşmanı" 1980 yılında Ankara'nın Keskin ilçesine bağlı Danacıobası köyünde meydana gelen bir faciadan esinlenmişti. Bir köy düğünü sırasında patlayan tüple paniğe kapılan çok sayıda kadın ve çocuk yaşamını yitiriyor; facia sonunda kadınsız kalan köy erkeklerinin civar köylerden evlenecek kadın arayışına girmesi anlatılıyordu. Başlık parasını, töreleri ironik bir dille eleştiren film, Antalya Altın Portakal Film Festivalinde, En İyi Senaryo ve En İyi Üçüncü Film ödüllerini kazandı. Aynı yıl Fransa'da yapılan Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivalinde Büyük Jüri Ödülü ile Özel Jüri Ödülü de "Kaşık Düşmanı" ile Bilge'nin oldu. Ancak pasaport verilmediği için ödüllerini almak üzere festivale gidemedi.
Ve kadın meselesi...
Ertesi yıl kuma sorununu anlattığı "Güllüşan"ı, 1987'de de kasaba insanının kadınlarla kurduğu ikiyüzlü ilişkiyi konu eden "İpekçe"yi çekti. 1987'de "İpekçe", Kültür Bakanlığı En İyi Film Ödülü'nü aldı. 1990 yılında yine aynı film Ankara Film Şenliğinde Afsat Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği Özel Ödülü'nü ve 1993'te İzmir Film Şenliğinde Altın Artemis ödülünü kazandı. "Üç Halka 25" de Bilge Olgaç'ın kadın meselesine dair sözlerine devam ediyordu. Kasabaya gelen panayırda halka attıran adamın, genç ve güzel kızını sattığına inanan kasabalının yol açtığı trajediyi anlatıyordu film.
Sendika ve dernek kurucu üyeliği
Yeşilçam'da kurulan sendika ve derneklerde kurucu üye olarak yer alan Bilge, sinema emekçilerinin haklarını korumak için çaba gösterdi. Ayrıldığı eşi Vecdi Beyden bir oğlu vardı ama oğluna genellikle babası bakıyor, Bilge sinemadan artakalan zamanlarında yalnız yaşıyordu. Yeşilçam emekçilerinin kaderi onun da başındaydı; ekonomik zorluklar. Parasız günlerini kız kardeşinin yanında geçirdiğinden en büyük hayali senaryolarını rahatça yazacağı bir evdi. Çektiği 37 filme, sinemada var olmak için verdiği mücadeleye, reklam filmleri ve TV filmlerine karşın bir ev sahibi olamamanın sıkıntısını yaşıyordu. Sonunda kiralık da olsa kendine ait bir eve yerleştiğinde "Bir Yanımız Bahar Bahçe" filmini de neredeyse tamamlamıştı. Uzun yıllar hapiste yatan bir adamın kasabaya ve hayata uyum sağlayamayarak sevdiği kadınla birlikte intihar etmesini anlatan filmini beyazperdede göremedi.
3 Mart 1994 gecesi, evinde televizyon izlerken çıkan yangında hayatını kaybetti. Bir söyleme göre elinde sigarayla uyuyakalmış, yorgana düşen sigara yangın çıkarmıştı; diğer iddia da evdeki katalitik sobanın tüpünün gaz kaçırması sonucu zehirlenmiş olması. Görünür olanın ardında hayatını sinemaya adamış bir emekçi kadının yoksulluğu vardı.
(fk)

