'Kadının öldürülebileceğini kanıtlaması lazım' (!)

09:04

 


JINHA


AMED - Boşanma davalarında kadınların kendilerine dair yapılan ve suç sayılan fiillerden dolayı boşanmayı istediklerini belirtiyor olmalarına rağmen, mahkemelerin suçu kayda alma, ilgili yerlere bildirme konusunda kendilerini sorumlu görmediklerini dile getiren Avukat Gülşen Özbek, "Aile mahkemesi sıfatı taşıyor da olsa mahkemede suçu öğrenen hâkimin gerekli işlemleri yapıp savcılığa bildirimde bulunması gerekiyor. Suç bildiriminde bulunmayan hâkim,  görevini ihmal veyahut görevini kötüye kullanma suçu işlemiş olmasına rağmen bunu yapmıyor" dedi.


Her geçen gün kadına yönelik şiddetin arttığı Türkiye'de "can güvenliğim yok" ihbarına rağmen kadınlar, yasaların ve kolluğun ihmali nedeniyle hala katlediliyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın, kadını değil aileyi koruyan politikalarının yansıması olan Aile Mahkemeleri ise şiddet karşısında boşanmak isteyen kadınların önüne set çekiyor. Hukukçu kadınların, "Şiddet gördüğünü beyan eden kadının ifadesi ihbar kabul edilmeli, şiddet uygulayan hakkında işlem başlatılmalı", "Kadını koruyan mekanizmalar artırılmalı" talepleri göz ardı edilirken, binlerce kadın şiddet ve ölüm kıskacında mahkemelerde hak aramaya çalışıyor. Avukat Gülşen Özbek, boşanma sürecinde kadınların uğradıkları şiddeti sözle ve ya raporla ifade etmiş olmasına rağmen mahkeme tarafından şiddet uygulayan, yaralayan, kadının düşük yapmasına neden olan ve hatta ölüme kast eden erkek için neden soruşturma açılmadığına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.


'Makamların yapması gereken ilgili şikâyeti Cumhuriyet Başsavcılığına bildirmek'


Şiddetli geçimsizlik halinin kendi içinde birçok suç tipini barındırdığını belirten Gülşen, "Aslında yasada 'kadınlar genel anlamıyla evlilik birlikteliği içerisinde vücut dokunulmazlığı ihlali,  hürriyetine karşı, şerefe karşı, Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar, Koruma, Gözetim, Yardım veya Bildirim Yükümlülüğünün İhlâli' gibi suç sayılan durumları yaşadıkları için şiddetli geçimsizlik davası açmaktalar. Ancak bahsettiğimiz suçlamaların cezalandırılması için mağdurun şikâyetinin olması gerekiyor.  İlgili yasal düzenlemeye göre şikâyet yazılı ve sözlü biçimde yapılabiliyor. Yine şikâyetin yapılması halinde soruşturma başlatılması gerektiği de yasal hükümlerce düzenlenmiş durumda. Yasal hükme göre şikâyet; savcılığa, valiliğe, kolluğa veya herhangi bir mahkemeye de yapılabilmekte. Bu makamların yapması gereken şikâyetin kendilerine bildirilmesinden itibaren ilgili şikâyetin gecikmeksizin Cumhuriyet Başsavcılığına bildirimde bulunmak" dedi.


'Suç bildiriminde bulunmayan hâkim,  görevini kötüye kullanma suçu işler'


Ancak uygulamada kişinin hak arama yönteminin bürokratik işlemler olarak ele alındığını ve etkin, adil soruşturma yöntemlerinin uygulanmadığını ifade den Gülşen, "Boşanma davalarında kadınlar, kendilerine dair yapılan ve suç sayılan fiillerden dolayı boşanmayı istediklerini, şikâyetçi olduklarını belirtiyor olmalarına rağmen mahkemeler; suçu kayda alma, ilgili yerlere bildirme konusunda kendilerini sorumlu görmüyorlar. Oysa yukarıda değinildiği üzere aile mahkemesi sıfatı taşıyor da olsa mahkemede suçu öğrenen hâkimin gerekli işlemleri yapıp savcılığa bildirimde bulunması gerekiyor. Suç bildiriminde bulunmayan hâkim,  görevini ihmal veyahut görevini kötüye kullanma suçu işlemiş olur" şeklinde konuştu.


'Mahkemeler tehdidin, şiddetin kanıtlanmasını istiyor'


Kadının yaşadığı şiddetin beyanlar ve raporlarla açıkça görülüyor olmasına rağmen mahkemenin kendiliğinden koruma kararı almamasına ve hatta kadının istediği koruma talebine dahi cevap olmamasına dikkat çeken Gülşen, "Şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması noktasında karar alınma süreci çok sancılı geçiyor. Ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesine dair kanunda koruma tedbirleri belirtiliyor, ancak bu tedbirlerin uygulanma ve alınma biçimi sıkıntılı. Uygulamada kadınlar ölümle tehdit edildiklerini, şiddete maruz kaldıklarını beyan ederek koruma tedbiri uygulanmasını talep ediyorlar ancak mahkemeler buna karar verirken tehdidin, şiddetin kanıtlanmasını, kendilerine somut bir delilin sunulmasını istiyor" şeklinde belirtti.


'Şiddet uygulamadığını veya tehdit etmediğini kanıtlaması gereken karşı taraf olmalıdır'


Kadının şiddete maruz kaldığını gösterir hastane raporlarının olmamasının, tehdit edildiğini kanıtlar tanık veya görüntü ile mahkemeye gelememesinin koruma tedbirinin alınmamasına gerekçe sayıldığının altını çizen Gülşen, "Her şeyden önce mahkemelerde koruma tedbiri için  'yeterli delil' durumu gösterilerek karar veriliyor.  Oysa kadının beyanı bu tedbirlerin uygulanması için yeterli olmalı.  Şiddet uygulamadığını veya tehdit etmediğini kanıtlaması gereken karşı taraf olmalı" dedi. Kadının boşanma sürecinde yeterince yıprandığa ve hiçbir talebine cevap almadığı için ayrıca dava açmaktan ve eşinden şikâyetçi olmaktan yıldığına değinen Gülşen, "Boşanma davalarında genel anlamıyla kadının en öncelikli talebi kendileri için yaşamı katlanılmayacak hale getiren evliliğin bir an önce bitmesidir.  Yargının adil ve hızlı olmaması gibi nedenler bu süreci zorladığı için kadında hak arama noktasında güç ve iradede zayıflık yaratıyor" dedi.


'Boşanma davaların birçoğu kadınlar şahit gösteremedikleri için düşüyor'


Uzun süren boşanma davalarının kadınlar açısından yarattığı tehlikenin altı çizen Gülşen, "Boşanma davalarının uzaması kendi başına problemli bir durum.  Yeni bir yaşam oluşturma noktasında olan kadın davanın uzaması nedeniyle manevi çöküntü yaşıyor. Dolayısıyla bu sürecin sağlıklı işlemesi için davaların etkin ve hızlı olması gerekir.   Kadının can güvenliğinin sağlanamadığı davaların hızlı sonuçlanması mahkemelerin en temel görevlerindendir" dedi. Bu anlamda boşanma davaları ve tüm kadın davalarında kadının beyanını esas alınması gerektiğine vurgu yapan Gülşen, "Kadının beyanlarının esas alınması bir yana kadınların açmış oldukları boşanma davaların birçoğu şahit gösteremedikleri için düşmüş ve evlilik akdinin devam etmezi zorunlu kılınmıştır. Ve bu da kadının şiddet gördüğü ve yanında durmak istemediği erkeğin yanında zorla tutulması anlamına geliyor" dedi.


'Kişi yaşadığı acıyı kanıtlamak zorunda!'


Şiddetli geçimsizlik hali içinde olan evliliklerde kadınların yaşadıkları evin duvarlarına hapsedildiğine ve toplum baskısından ya da gurundan kaynaklı yaşadıklarını kimse ile paylaşamadığına dikkat çeken Gülşen, "Kişinin yaşadığı acıyı kanıtlama içerisine sokma aslında ahlak ve vicdanla uyuşur bir durum değildir. Mahkemelerde çoğunlukla acının kanıtlanması istenmekte ve bazen kanıtlanmayan acı yok sayılmaktadır. Mahkemelerde kadının beyanın esas alınması gerektiği inancındayım. Ve tanık gösterilmeyen davalarının düşmesi de adil yargılama ilkesinin ihlali olduğu kanaatindeyim" dedi.


 


(sg/zd/fk)