Ermeni kadınların yüzyıllık çığlığı (2) - DOSYA
09:26
Zorla Müslümanlaştırılan kadınlar ve mezarda yas için kara kefen
Eylem Daş/JINHA
İSTANBUL - Kaynaklara göre bir buçuk milyon Ermeni'nin soykırımdan geçirildiği 1915'te sağ kurtulan kadınlar için ise ayrı bir zulüm ve soykırım başladı. Zorla Müslümanlaştırılan, çoğu zaman ailesinin katilleriyle evlenmek zorunda kalan kadınların romanlara sığacak acı hikayeleri, hala gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor. Yıllarca suskunlukla yas tutan Arop teyzenin vasiyeti 'beni yıkamadan gömün' olurken, Varter Tumacanyan'ın vasiyeti ise öldükten sonrada soykırımda yitirenlerin yasını sürdürmek için kara kefenle gömülmek oldu.
Dünyanın her yerinde "1915" "Ermeni Soykırımı" adı ile özdeşlemiş bir tarih olarak biliniyor. Soykırım olarak kabul veya reddedilmesi bir yana, Ermenilerin nereden başlayacağını bilemediği ancak bir çoğununda susarak yok saydığı bu tarih, başta korku olmak üzere çeşitli sebeplerle bilinçaltlarına gömülüyor Bu korku ve bastırılmışlığın yarattığı tabu ile söylemese bile 24 Nisan 1915 her Ermeni yurttaşın "Soykırım" diye isimlendirmesine yeterli sebeptir. 1915'i yaşamış ve yıllarca kendini susmak zorunda hissetmiş Ermeni kadınları ise savaşın en ağır bedellerini yaşadı.
'Beni dehşete düşüren birçok hikâye var'
Yıllarca barış aktivistliği yapan Flor Ulukbenli, çocukluğunda fısıltı ve titrek seslerle duyduğu 1915'i anımsıyor. Anlatırken derin derin nefes alıyor, boğazındaki düğümü çözmeye çalışıyor. "Kopuk kopuk hatırladığım kadarının bile beni dehşete düşürdüğü çok hikâye vardır. Aile dışında hemen herkese korku ile bakmama sebep olan ilk cümleler bir nineden gelmişti" diyen Flor, "Yaşlı üç kadın gecekondumuzun bahçesindeki Akasya ağacının dibindeki fosseptik çukurunun üzerine özenle serilmiş kilimde oturmuş çay içiyorlar. Kadınlardan biri 'sen soykırımdan aklını kaybedip de canlı kurtulan oğlanı hatırlıyorsun değil mi? Boşa deli olmadı o. Tüm erkekleri toplayıp dere kenarına götürmüşler ve boğazlarını kesip üst üste atmışlar. Daha çocuk yaştaymış o zaman. Nasıl olmuşsa aldığı yaradan ölmeden, ölülerin içine atmışlar. Günlerce ölülerin içinde kalan bu adamcağız aklını yitirmiş' dediklerini anımsıyorum" şeklinde belirtti.
'İnkarcılığa uzanan bir trajedidir Ermeni olmak'
Soykırım hikâyelerini anlatmaya devam eden Flor, "Yeni taşındığımız binada alt komşum Dikran dede ve Ağavni yaya 100 yaşının üzerindeydi. Sürekli ziyaret edip bir eksikleri var mı diye kontrol ederdim. Bir gün yayaya uğradım ve kapıdan girer girmez o köşesinde hiç konuşmadan oturan dede hemen yere yatmamı istedi. Şaşkınlıkla yayaya baktım, yatmam için işaret etti. Dede ardı ardına talimatlar veriyordu yayaya. 'Avrat, ağaç kapının çatal sürgüsünü çek. Çocukları sandığa koy, üstünü kilimlerle ört. Tüm ışıkları söndür, perdeleri sıkı sıkı kapat. Yat yere yaaaaat' diye çığlık atıyordu. Yaya, sakince perdeleri kapattı ve koltuğun üzerine çömelerek sindi. Biz o gün bu gündür sindirildik. Soykırımdan sonra hayatta kalanların çoğu hem Türkleştirildi hem de Müslümanlaştırıldı. Bazı kuzenlerimin arasında, kuzen olduğumuzu bildiğimiz halde sanki sonradan Ermeni ve Hristiyan olmuşuz gibi davrananlarımız dahi var. Sindirilmenin ötesine geçip, korunma güdüsünden gelen bir inkârcılığa uzanan trajedidir Ermeni olmak" dedi.
'1915'e dair hiçbir şey evde anlatılmadı'
Seramik sanatçısı, çevirmen Kayuş Çalıkman ise ailesinin Ermeni Soykırımı'nı yaşadığına dikkat çekerek, 1915'e dair hiçbir şeyin evde anlatılmadığının altını çizdi. "Babama neden bana yıllarca soykırımı anlatmadın diye sorduğumda bana 'Senin kompleksli bir çocukluk yaşamanı istemedim' dedi. Ben babamın ne demek istediğini çocuklarımın büyürken hissettiklerinden anladım" vurgusu yapan Kayuş, ailesinin soykırıma uğradığına işaret ederek, "Büyükbabam Geyveliydi, soykırım sürecini fazlasıyla yaşadı. Geniş bir aileydi, dedemin kendinden büyük ağabeyler ve ablaları vardı. Bu dönem sadece Nisan ayı değil bir yıl boyunca olan bir süreçti. Soykırım, sadece Nisan ayı ile sınırlı değildi. Bu sürecin dedemlere uğraması Haziran bitimine doğruydu. Bir de Ermeniler doğuda başkaldırdılar, isyan ettiler deniliyor, ancak Geyve Adapazarı'ndadır" diye konuştu.
1915'in devamı Geyve Katliamı
Kayuş, "Dedemin ailesi o dönem Haziran ayında yaylaya çıkmak için hazırlık yapıyor. Yaylada Marmara'ya bakan dağlar var. Bir haber geliyor, o yaylaya gidenlerden iz yok. Yani sadece bu aile de değil, o köyden birkaç aile gitmiş. Hiçbiri geri dönmüyor. Dedemin abisi yaylaya gidip ne olduğuna bakmak istiyor, bir hatıra da olsa alıp cesedi görmek istiyor, ancak izin verilmiyor" sözlerine yer verdi. Geyve'de sağ kalanların İstanbul'a göç ettiklerini ancak birkaç yıl sonra Geyve'ye geri döndüklerini ifade eden Kayuş, bu sefer de 1920'de Geyve Katliamı yaşandığına işaret ederek, dedesinin katliamdan sağ kurtulduğunu belirtti. Dedesinin 89 yaşında vefat ettiğini belirten Kayuş, "Dedem sürekli 'geliyorlar, kaçın, saklanın' diyordu. Dedemin ölümü de tıpkı soykırımı görmüş diğer Ermeniler gibi hazin oldu" dedi.
Yarı çıplak Ermeni kadınları ve alışılmış yoksulluk
Kayuş, Osmanlı toplumunda ilk Ermeni sosyalist feminist kadın yazar Zabel Yesayan'ın Adana Katliamı'nı anlattığı kitapta, bir bölümün kendisini çok etkilediğini söyleyerek, "Katliama dair her şey olup bitmiştir, İstanbul'dan, Sivas'tan, Kayseri'den, nispeten daha iyi şehirlerden Adana'ya yardım yapılıyor. Adanalı kadınlar, gelen yardımları karşılamak üzere sıradayken dönüp yarı çıplak kadınları görünce 'Siz bekleyin, nasılsa alışıksınız' diyorlar. Tek bu cümle bile yaşanan trajedinin bir özeti aslında" sözlerine yer verdi.
Soykırımın ardından hayata küskün bir Arop Teyze..
Ermeni soykırımı ile ilgili yazdığı "Kara Kefen", "Beni yıkamadan gömün" gibi kitapların yazarı Gülçiçek Günel Tekin, "Yıllardır yaptığım araştırmalar sonucunda şunu söyleyebilirim; İttihatçıların 'Türkleştirme' programı doğrultusunda 'Ermeni soykırımı' yapıldı ve yüz binlerce insan katledildi. Bu katliamdan bir şekilde kurtulanların hemen hepsi de acıların en büyüğünü yaşadı. Bunlardan birisi de 'Arop Teyze' idi. Kendisine edilen vasiyeti yerine getiren 50 yaşlarındaki komşusu Simon Çekem de onun bu acılarına ortak olmuştu" diyerek başlıyor Arop Teyze'nin yaşadıklarını anlatmaya. Gülçiçek, "Ermeni olan Arop Teyze Malatya Salköprü Mahallesi'nde tren yolunun altında oturuyordu. Biz ona 'Arop Bacı' diyorduk. Ben onu çocukluğumdan beri tanıyordum. İlk başlarda bize hiçbir şey anlatmazdı, korkardı. Zaman zaman bir şey olursa 'ders vermek' anlamında anlatırdı. Ailesinin, mahallesindeki insanların götürülüşünü, kendilerinin nasıl saklandıklarını anlatırdı ama bunları böyle açık açık anlatamazdı, hayata küskündü" ifadesine yer verdi.
'Beni yıkamadan gömün!'
Arop Teyze'yi anlatmaya devam eden Gülçiçek şöyle devam etti: "Bize anlatıldığına göre o zamanki Malatya Belediye Başkanı, Ermenileri tehcir etmek istemiyormuş. Oğlu İttihat Terakki'nin adamlarındanmış. Gidip babasını öldürüyor. Ondan sonra Malatya'daki bütün Ermenileri toplayıp götürüyorlar ve Arop'da bir daha ailesinden hiçbir haber alamıyor. Arop Bacı, anne babasının ölümünü görmediği için hep bir gün dönüp geleceklerini düşünürdü. Otururdu, elinde İncil açar okurdu. Hiç yüzü gülmezdi ama dikkatli bakıldığında sanki gülümsüyordu. Öleceğini hissettiği zaman bize şu vasiyeti yapmıştı, 'Beni yıkamadan gömün!' Sebebini sormadım ama anne baba ve bütün akrabalarının Ermeni Soykırımı'nda yıkanmadan gömüldüğünü söylüyordu."
Yaşamı gibi kefeni de kara olan Varter Teyze
"Arop Bacı vasiyeti üzerine nasıl yıkanmadan gömüldüyse, Ermeni soykırımından kurtulan Varter Tumacanyan da kara kefenle gömüldü" diyen Gülçiçek, Dersimli olduğunu söylediği Varter Tumacanyan'ın da Müslümanlaştırılan ve yaşamı boyunca hep yas tutup karalar giyen bir Ermeni kadın olduğunu söyleyerek kızı Şirin Tan'ın, annesinin öyküsünü acılar içinde kendisine anlattığını dile getirdi. Varter'in kızı Şirin'in "Oy, oy… Biz onu hiç anlayamadık, hiçbir acısına ortak olamadık. Anam hep yalnızdı ve acı çekiyordu. Hiç kimse de onun derdini sormadı. Onun yaşamı karaydı, kefeni de yaşamı gibi kara oldu.
'Eliyle toprağı okşar mezarımda dümdüz olsun derdi'
Gülçiçek, Varter Teyze'nin kızı Şirin'in annesinin ölümüne yakın vasiyetini kendisine aktardığını belirterek, "Annem, 'ben gün görmedim, günlerim kara oldu. Hep acılar yaşadım, yaşamım kara oldu. Ölürsem kefenim kara olsun!' derdi. Elini de toprağa götürür, onu okşar, düzeltir ve bize 'Mezarımı da yaptırmayın, dümdüz olsun!' derdi. Onun yaşamı karaydı. Günleri karaydı. Hep karalar giyindi. Vasiyeti üzerine de, çok istediği kara kefenine sarıldı ve çok istediği kara kefeniyle gömüldü" dediğini kaydetti.
(mg)

