‘Çocuk resimlerinde tank var, polis var, ölüm var’

17:03

 


JINHA


AMED – TİHV, İHD, Mazlum Der ve Diyarbakır Barosu’nun ortaklaşa hazırladığı “Dil, Asimilasyon ve Travma” konulu panel, yoğun ilgi gördü. Birçok STK’nın da katıldığı panelde “Anadilsiz Eğitim” konulu bir tez hazırlayan akademisyen Mehmet Basri Çelik, “bilinç dışı tahribat” kavramına işaret ederek, Kürtlerde bu sorunu her yaşta görmenin mümkün olduğunu ifade etti. Ayrıca Mehmet, çocukların yaşadığı travmaları incelemek amacıyla çocuklara çizdirilen resimlerde tank, polis, ölüm gibi temaların varlığına vurgu yaptı.


Amed’de 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası nedeniyle Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) , İnsan Hakları Derneği (İHD), Mazlum Der, Diyarbakır Barosu tarafından “Dil, Asimilasyon ve Travma” konulu panel düzenlendi. Toplumsal Sorumluluk İçin Finlandiylı Psikologlar’ın da destek verdiği panele, düzenleyici sivil toplum kuruluşları dışında Amed Barış Anneleri Meclisi ve Amed’deki birçok STK da katıldı. Bağlar Belediyesi Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen panelin açılış konuşmasını Barış Yavuz, İHD Diyarbakır Şube Başkanı Raci Bilici, Mazlum Der Diyarbakır Şube Başkanı Abdürrahim Ay tarafından gerçekleştirildi.


2013 yılının teması: Barış


Açılışın ilk konuşmasını yapan TİHV Temsilcisi Barış Yavuz, 2013 yılının İnsan Hakları Haftası’nda “barış” konusunu tema olarak işlemeye karar verdiklerini ifade etti. Barış teması ile beraber, yaşam hakkını ve bu hakkın ihlalini de ele aldıklarını dile getiren Barış, bu temanın seçilmesinde barış süreci ya da barışa dair tartışmaların da devam etmesinin de etkisinin olduğuna işaret etti. “Bu hafta içerisinde hak, hakikat ve adalet arayışı içerisinde olan insanlarla sesimizi duyurabilmek adına çalışmalar yürüttük” diyen Barış, “Önce Roboskîli ailelerle bir araya geldik. Sonrasında ise JİTEM karargahına yürüdük. Oraya girdiğimiz anda bile insanların anıları canlandı. Genel travmaya dair, herşeyi yürürken duyduk. Oraya, ölüme gidenlerin ayak izlerini izledik. Toplumsal travma ve ilk karşılaşılan travmayla baş etme düşüncesi ile bu paneli düzenliyoruz” dedi.


‘Yaşama hakkından sonra kendi dilini konuşma hakkı gelir’


Ardından kısa bir konuşma yapan İHD Diyarbakır Şube Başkanı Raci Bilici ise, insanın yaşam hakkının ardından gelen ikinci hakkın dilini konuşma hakkı olduğuna işaret etti. Raci’den sonra sözü alan Mazlum Der Diyarbakır Şube Başkanı Abdürrahim Ay, Cumhuriyetten bu yana Kürtler ve birçok kesime anadillerinin unutturulduğuna dikkat çekti. “Tüm anadiller cumhuriyetçi, tekçi zihniyet nedeniyle baskı altında tutuldu” diyen Abdürrahim, herkesin dil üzerinden asimilasyon yaşadığını ifade ederek, panelin bu anlamda önemli olduğunu ifade etti.


‘Anadil yok olursa yaşamın anlamı da yok olur’


Konuşmaların ardından başlayan panelin moderatörlüğünü yapan psikiyatrist İsrafil Bülbül, dil ve travma üzerine bir sunum gerçekleştirdi. Dilin bütün ilişki ve fikirlerin zeminini oluşturduğunu kaydeden İsrafil, “Anadil yok olursa yaşamın anlamı da yok olur. Hepimizin yaşadığı ölüm, köy boşaltmaları, katliamlar, asimilasyonlar gibi travmaların en ağırı dilsiz kalmak oldu. Dilsiz kalmak, düşüncesiz de bırakıyor insanı” dedi. kendisine gelen ve Türkçe bilmeyen hastaların, geçirdikleri depresyonu dahi ifade edemediklerini söyleyen İsrafil, “depresyonun” da bütün hastalıklar gibi Kürtçeéde “êş” (ağrı) kelimesiyle anlatılmaya çalışıldığına dikkat çekti.


‘İnsanlar, başka bir dille tedavi edilemez’


“O kadar dilsiz bırakıldık ki, depresyonu bile söyleyemiyoruz” diyen İsrafil, sunumunda şunların altını çizdi:


“Bir Kürt batıya, mevsimlik işçiliğe ya da yaşamaya gittiğinde ve Kürtçe konuştuğunda saldırılara uğruyor. Bu politiktir aynı zamanda. Başbakan, ‘Kürtler medeni mi ki, onların dilinde eğitim verelim’ dedi. Biz kendimize sahip çıkmazsak kimse sahip çıkmaz. Dilinden dolayı baskı altında kalan kişiler, başka bir dille tedavi olamaz. Bu hastalıkların tedavisi, psikiyatrik ve psikolojik yöntemlerin yanında hukukidir. Bu travma, yasaklardan dolayı devam ediyor. Bunların ardından bizler çözüm ve tedavilerden söz edebiliriz.”


Kürtçe Kur’an’a diyanetten ‘talep yerinde değil’ cevabı


Mardin Artuklu Üniversitesi Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Ramazan Pertev de, Kürt dili ve kültürüne yaklaşımı, tarihsel boyutu ile sunumunda değerlendirdi. Asimilasyon denilince akla ilk olarak gelen şeyin “dil” olduğunu ifade eden Ramazan, Kürtler için yürütülen bütün politikaların kültürel soykırıma dahil olduğunu ve dil asimilasyonunun da bunlardan biri olduğunu ifade etti. Ramazan, Cumhuriyet tarihinin başından beri Kürtlere ve Kürt kültürüne dönük politikaların bugünkü şekliyle devam ettiğini, bunu kanıtlayan resmi belgelerinde olduğunu kaydederken, Kürt kültürü ve diline yönelik kültürel soykırımın en büyük görevlerden biri olarak yayınlanan genelgelerde yer aldığının altını çizdi. Kürt diline yönelik politikaların günümüzde de hala devam ettiğine işaret eden Ramazan, son olarak Mele Evdila tarafından Kürtçeye çevrilen bir Kur’an’ın diyanete gönderildiğini ve uzun bir süre sonra “talebin yerinde bulunmadığına dair” bir cevap geldiğine değindi. “Kürtler şafi oldukları için bu mezhep bile küçük görünüyor” ifadelerine yer veren Ramazan, “Siyasi partilerin bakışı da aynı şekilde. Demokrat, sol, muhalif STK’lar da Kürt meselesinde Kürtlerin millet olmasını, farklı bir ülke olmasını görmezden geliyor” dedi.


‘Kürtler kendilerine haksızlık etmemeli’


Ayrıca akademisyen Ayşe Betül Çelik’in asimilasyon ve dil üzerine yaptığı anket çalışmalarından da söz eden Ramazan, bu anketin sonuçlarına göre Türklerin yüzde 40’ının, Kürtleri kültürsüz, dilsiz, cahil, bilgisiz olarak gördüğünü kaydetti. Kürtlerin Kürt dili ve kültürünün itibarı için öncelikle kendilerine bakışının değişmesi gerektiğini ifade eden Ramazan, Kürtlerin kendisine haksızlık etmemesi gerektiğine ve 1990’lı yıllara kadar Kürtçe konuşulmayan Amed’de her geçen gün Kürtçenin yaygınlaşmasının bir kazanım olduğuna işaret etti.


‘Çocuğa, ‘hayallerini dışarıda bırak’ deniliyor’


“Anadilsiz Eğitim” konulu bir tez yazan akademisyen Mehmet Basri Çelik, “Anadil yeni bir dil değildir. Öğrenilmez hatırlanır. Dili sadece dil olarak değil varlık olarak, varlığın sebebi olarak ele alınmalı” sözleriyle sunumuna başladı. Dillerin öğrenilebileceğini fakat, onlar gibi yaşamaya başlanıldığında asimile olunduğunu belirten Mehmet, anadilsiz eğitimi şöyle açtı:


“Her çocuk dünyaya geldiğinde yeteneklidir. Bir kurum, bu çocuğun kabiliyetini dışarı çıkarmalıdır. Bu kurumun adı da okuldur. Çocuk için ise okul, ‘Ben hayallerimi, oyunlarımı, dedemi, nenemi götürebilmeliyim, arkadaşlarıma bunu sunmalıyım’ dediği yerdir. Okula böyle gider çocuk. Kürdistan’daki okullarda ise okul ve eğitim, çocuklar için hazırlanmış bir elbisedir. Kürtlerin varlığını tartışılır hale getirmek amaçlanıyor. ‘Baba Beni Okula Gönder’ gibi kampanyalarla verilen mesaj, ‘Kürtler kadınları okula göndermiyorlar, kadınlara sahip çıkmıyorlar’ gibi amaçları içeriyor inancındayım. Post-modern dünyada emperyal ülke kavramı kalmadı. ‘Ben onları nasıl kendime benzetebilirim, nasıl benim istediğim hale gelirler?’ üzerinden kültürel bir soykırım yürütülüyor. Sistem, ‘Ben senin aileni, şal û şepikini, dilini kabul etmiyorum’ dedi ve öğrenciler bütün bunları dışarda bırakmaya zorlandı. Öğrenci, anadili ile olmayan eğitimi anlayamayınca ‘geri zekalı’(!) sayılıyor. Bazı çocuklar Kürdistan’da politize oluyor, politikleşiyor. Çocuğa resim çizdiriyorsun, tank var, polis var, ölüm var. Kürtlerde bilinç dışı tahribatı her yaşta görmek mümkün. 70 yaşındaki bir amca polikliniğe girerken ayakkabılarını çıkarıyor. ‘Hastane Türk, ben Kürt’üm. Kürtler kirli ve ben de burayı kirletmemeliyim’ demek istiyor. Kirli olmadığımızı kendimize kabul ettirmemiz gerekiyor öncelikle.”


Son olarak Mehmet, çocuğun çok dilli eğitiminin, çocuğun başarılarını artırdığı yönündeki tespitleri içeren birçok araştırma olduğuna vurgu yaparak, kendisinin de çok dilli eğitimi savunduğunu ifade etti.


‘Devlet, anadil hakkını ‘kendinden taviz vermek’ olarak görüyor’


Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Doçent Doktor Vahap Coşkun ise tek dillilik-tek kültürlülük ve çok dillilik-çok kültürlülük üzerinde durarak bir sunum gerçekleştirdi. Türkiye’de hukukun ulusalcı ve militarist olarak oluşturulduğuna dikkat çeken Vahap, Türkiye hukukunda farklı etnisiteler ve dinlerin düşman olarak görüldüğüne işaret etti. “Tek dilli eğitim büyük bir faşizanlıktır” diyen Vahap, eğitim hayatında öğrencilerin etnik, siyasi ve insan kimliği olmak üzere üç kimliğe sahip olduklarını belirten Vahap, “Eğitim sistemi bu üç kimliği de tanımalı ve eğitim kitaplarını da bunların üzerinden oluşturmalı. Bizler öğrencileri eğitirken insanlığa, dünyaya karşı hassasiyetlerinin artmasını da istiyoruz” dedi. Okulların kimlik inşasında önemli olduğunu belirten Vahap, eğitim döneminde her aşamada farklı ihtiyaçların olduğunu ve okulların bu ihtiyaçlara cevap verebilecek düzeyde olmaları gerektiğini kaydetti. Devletin, anadilde eğitim hakkını, “kendisinden taviz vermek” olarak gördüğünü dile getiren Vahap, anadilin tanınması konusunda devletin kendisinin önyargılarının olduğunu ifade etti.


Panelistlerin konuşmalarının ardından panelistlere sorular yöneltilmesi ve panelin değerlendirilmesi ile program son buldu.


(ekip/gk)