Ayşe Hür: Osmanlı'da örgütlü kadınlar Cumhuriyette azaldı Mustafa Kemal sessiz kaldı
09:01
Öykü Dilara Keskin-Zehra Doğan/JINHA
İSTANBUL - Türkiye'de önemli yol kat eden kadın hareketinin Osmanlı'dan bu yana siyasal süreçlerle beraber, var olma çabasının iniş çıkışları üzerine konuştuğumuz Araştırmacı-Yazar Ayşe Hür, "Osmanlı döneminde tüm etnik gruplara mensup olan kadınlar daha görünürken, bu durum Cumhuriyetin ilk yıllarında azaldı. Kadınların karşı çıkma çabası ve erkeklerle yaşanan tartışmalara ise Mustafa Kemal sessiz kaldı" dedi.
Araştırmacı yazar Ayşe Hür ile Osmanlı'dan Cumhuriyet tarihine, 1960'lardan günümüze kadar Türkiye tarihinde kadınların rolü ve mücadelesi üzerine söyleşi yaptık. 1860'lardan 1923'e kadar 100 civarında örgüt kuran, onlarca gazete ve dergi çıkaran Osmanlı kadın hareketinin, Cumhuriyetin ilan edilmesinin ardından görünürlüğünün azaldığını söyleyen Ayşe Hür, Cumhuriyetten bu yana kadınların var olma mücadelesinde önemli adımlar attığını söyledi.
-Osmanlı dönemine baktığımızda, kadınların çıkarttığı mecmuaların içeriği ve Ermeni, Çerkez gibi halklardan kadınların daha aktif olduklarını görebiliyoruz, o dönemi kadınlar açısında nasıl değerlendiriyorsunuz?
Genel eğilim, kadınların siyasal ve kültürel var oluşunun Cumhuriyet'le görünür olduğu yolundadır. Bu da elbette Mustafa Kemal'in izniyle olmuştur. Ancak bu doğru değil. Tanzimat sonrasında yapılan reformların ana fikri kadının yerinin evi olduğuydu ama 1860'ların sonlarından itibaren kadınlar siyasi ve toplumsal olaylara ilişkin görüşlerini kamusal alanda belirtmeye başlamışlardı. Ama bu kadınlar dönemin devlet adamlarının eşleri, kızları idi. Örneğin ilk kadın derneğini 1876'da Mithat Paşa'nın eşi kurmuştu. Ama bir de görmezden gelinenler var. Mesela 1862-63'te ilk Ermenice kadın gazetesi olan Gitar yayımlanıyor. Yayımcısı Elbis Gesaratsyan.
-Peki ya savaşta nasıldı kadının rolü?
Savaşların toplumsal yıkımlara neden olduğu kesindir ama ilginçtir Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı, kadın özgürleşmesine büyük katkıda bulundu. Çünkü erkekler askere gittiği için evin geçimini sağlamak, erkeklerden boşalan bazı toplumsal görevleri üstlenmek kadınlara düştü. Kadınlar ilk kez bu dönemde askerlere giysi dikmek, çöp toplamak, posta dağıtmak, hatta erkek berberliği gibi işler vesilesiyle iş hayatına atıldılar. Kadınların saçından çorabına kadar her giysisi değişime uğradı. Tramvaylarda kadınlarla erkekleri ayıran perdeler kaldırıldı. Dönemin üniversitesi Darülfünun'da kadın-erkek birlikte eğitim görmeye başladı. Muhallebicilerde kadın-erkek aynı masaları paylaşmaya başladılar. Kötü gelişmeler de vardı elbette. Yoksulluk yüzünden fuhuşa yönelen kadınların sayısı arttı. İlk kez Müslüman fahişe sayısı gayrimüslim fahişe sayısını geçti.
-Kadın örgütlenmesi durdu mu savaş yıllarında?
Aksine arttı ama bunun nedeni kadınları siyasileşmesi değil, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin (İTC) kadınları veya kadınların adını kullanarak kurduğu dernekler aracılığıyla toplumsal yaşama nüfuz etmeye çalışmasıydı. Bir kaç isim saymak gerekirse Harp Malûlleri ve Şehid Kadın ve Çocukları Çalıştırma Cemiyeti (1916), Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslamiyesi (1916) ve İslam Kadınları Çalıştırma Cemiyeti (1918), İTC tarafından kurulmuştu. Bunların kurucularının çoğu erkekti ne yazık ki. Kadınların adı kullanılıyordu. Ama bu dönemde yayımlanan kadın dergilerinin yöneticileri ve yazarları kadındı. Mesela Hanımlara Mahsus Gazete, Kadınlar Dünyası, Sıyânet, Bilgi Yurdu Mecmuası, Diyâne, Kadın Yolu hep kadınlar tarafından çıkarılmıştı. Bu dergilerde giyim-kuşamdan siyasete kadar her konuda yazılar çıkıyordu.
-Osmanlı kadınlarının bu bilinci Cumhuriyet dönemine nasıl aktarıldı?
Milli Mücadele yılları denilen 1919-1922 arasında Osmanlı kadın hareketinin parçası olan Ermeni, Rum, Yahudi kadın hareketleri malum nedenlerle silinme noktasına geliyor. Dönemin Kürt elitlerinin eşlerinin veya kızlarının içinde bulunduğu ilk örgütlenme 1919'da ortaya çıkıyor. Adı Kürt Kadınları Teali Cemiyeti. Cemiyetin amacı Kürt kadınlığının medeni bir bakış açısına kavuşturulması ve ilerlemesi, Kürt aile hayatında düzenlemeler yapmak, savaş yıllarında 'sefil bir hale gelen' Kürt yetim ve dullarına iş bulmak gibi tarif edilmiş. Ama cemiyet üç ay ancak yaşayabilmiş.
Osmanlı döneminin Türk kadınlarını ise Ankara hareketini desteklerken görüyoruz. Bunlardan en ünlüsü Halide Edip Adıvar. 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'i işgali üzerine baştan aşağı siyah çarşaflar içinde Halide Hanım'ın ve arkadaşı Meliha Hanım'ın İstanbul Sultanahmet'te 200 bin kişiye hitap etmesi çok önemli bir olay olarak tarihe geçmiş. Çarşaf o günlerde İstanbul'da hiç de yaygın değil, ama bu iki kadın, çarşaf giyerek belli bir mesaj vermeyi amaçlamışlar. Halide Edip'in daha sonraki dönemde, Robert Kolej'de okumuş olduğu için, Batı kültürünü tanıyor olması itibariyle dönemin dışişleri bakanı gibi çalıştığını söyleyebilirim. Burada da resmi tarihin dışından bir örnek vermek istiyorum. 1921 yılında Koçgiri bölgesinde meydana gelen isyanın liderlerinden Alişer Bey'in eşi Zarife Hanım, Dersim'in sözlü geleneğinde önemli bir yer tutacaktır.
-Halide Edip gibi örneklere baktığımızda, Cumhuriyet döneminde kadınların daha da görünür olması gerektiği yerde, daha pasif bir hal aldığını görüyoruz, bu nasıl oldu?
Cumhuriyet erkekleri Mütareke yıllarında ortaya çıkan kadın imgesiyle mücadele etmeyi ilk görevleri olarak gördüler. Onların zihniyetine göre Mütareke yıllarında Müslüman/Türk kadınlar işgal ordusunun mensupları tarafından baştan çıkarılmıştı. Bunu telafi için 'cinsiyetsiz' kadın inşasına giriştiler. Ama Cumhuriyet'in ihtiyacı olan yeni nesilleri yetiştirme görevi de kadına düştüğü için, üreme politikaları ile kadının biyolojik yanı ortaya çıkarılmaya çalıştılar. Sonuç olarak kadına siyaset alanı kapatıldı. Örneğin 1 Nisan 1923'te Birinci Meclis feshedilip seçimlere gitme kararı verildiğinde ilk iş Seçim Kanunu'nun 'Her 50 bin erkek bir mebus seçer' maddesinin 'Her 20 bin erkek bir mebus seçer' şeklinde değiştirilmesi olmuştu. Bu tartışmalar sırasında kadınlara seçme hakkı tanınması da gündeme geldi ama meclisin erkekleri bunun erken olduğuna karar verdiler. Bu arada tüm bunlar olurken Mustafa Kemal'in ses çıkartmadığını belirtelim.
-Daha sonra ne oluyor? Kadınlar pes mi ediyor?
Pes etmiyorlar. Osmanlı döneminden beri kadın hakları konusunda mücadele eden öğretmen ve yazar Nezihe Muhiddin önderliğindeki bir avuç kadın Mustafa Kemal'in kurduğu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin kadınlar kolunu oluşturmak üzere başvuruyorlar. Cevap alamayınca, 'Kadınlar Halk Fırkası' '(KHF) adıyla bir partinin kuruluş beyannamesini İçişleri Bakanlığı'na sunuyorlar. Bakanlıktan 8 ay boyunca ses çıkmıyor çok sonra "yönetmenliğiniz çok taşkın maddeler içeriyor, toplum buna hazır değil deniliyor" denilerek reddediliyor. Yine pes etmiyorlar. Hükümetin 'taşkın' bulduğu maddeleri değiştirerek 7 Şubat 1924'te Kadın Birliği adlı örgütü kuruyorlar. Ama nizamnamelerine "Birliğin siyasetle alakası yoktur" diye madde koymak zorunda kalmışlar. Eylem olarak da esas olarak hayırseverlikle uğraşıyorlar.
13 Şubat 1925'te Şeyh Said İsyanı kadınların siyasi taleplerine kulak tıkamak için yeni bir bahane oluyor. Mesela rejimin resmi gazetesi sayılacak Cumhuriyet gazetesi 'Türkiye'nin hayatında çok mühim meseleler mevcut olduğu bir zamanda hanımlarımızın mebusluk propagandası veya reklamı ile meşgul olmaları pek ciddiyetsiz' diye yazıyor. Birlik üyesi kadınlar 1926'da Cumhuriyet Halk Fırkası'na üye olmak istiyorlar, cevap 'kadınların hayır işleri ile uğraşmasının daha doğru olacağı' oluyor. Bu yıl çıkarılan Medeni Kanun da üstüne tuz biber oluyor. İktidarın erkekleri 'kadınlara layık olmadıkları hakların bile verildiğini' söyleyerek siyasi taleplerde ısrar edilmesine iyice karşı çıkıyorlar. Böylece 1927 seçimlerine de kadın aday katılamıyor.
Bu yıllarda ilginç bir kadın var hatırlatmak istediğim. Ağrı Dağı'nda bir Kürt devleti oluşturmaya çalışılıyor. Bu oluşumun başındaki İhsan Nuri Paşa'nın eşi Yaşar Hanım Türk asıllı biri.
-Kadınlara 1934'te seçme-seçilme hakkı nasıl veriliyor peki?
Bu kararın arkasında da kötü bir olay var aslında. 1929'da ABD'de başlayan ve tüm dünyayı etkileyen Büyük Buhran ilerde Batı'nın desteğine muhtaç olabileceği ihtimali Türkiye'nin demokratikleşmesine katkıda bulunuyor. Mustafa Kemal 1930'da CHP'nin dışında bir parti kurmaya karar veriyor. Serbest Fırka bu partinin adı. 98 gün ayakta kalıyor ama arada kadınlara Belediye Seçimleri'nde oy kullanma ve aday olma hakkı tanınıyor. Nihayet 4 Aralık 1934 tarihinde de kadınlara milletvekili seçme-seçilme hakkı tanınıyor. 'Tanınıyor' derken, buraya kadar anlattığım mücadeleleri, talepleri gözardı etmeden, hakkın kanunlaşmasını kastediyorum. 1935 seçimlerinde 18 kadın meclise giriyor. Şunu tahmin edersiniz herhalde: Nezihe Hanım CHP'den aday gösterilmiyor, bağımsız olarak da seçilemiyor. CHP, Mustafa Kemal'e sadakatlerini sık sık sergileyenleri aday gösteriyor. Bu sayı maalesef zamanla artmayacak, azalacak. Merkezden atama usulüyle yapılan ve hala iki dereceli olan 1939 ve 1943 seçimlerinde sırasıyla 15 ve 16 kadın milletvekili seçildi mesela.
'Seçildi' diyorum ama bunlara 'atanan kadın mebuslar' demek daha doğru, çünkü o dönemde rakip parti olmadığı için, merkez kimi aday gösterirse o seçiliyordu. Bu atanan kadın mebuslar kendilerini atayanlara muhalefet etmeyi akıllarından bile geçirmedikleri gibi 'uyumlu oldukları' için sık sık övülmekten de rahatsız olmadılar ne yazık ki…
-Peki Çok Partili Dönem'de ne durumda kadının siyasi temsili?
Maalesef daha kötüydü. Adından iddiasını anlayabileceğimiz Demokrat Parti'nin (DP) aday listelerinde tek bir kadın aday yoktu. Oysa 1946 seçimlerinde kadın seçmen sayısı erkek seçmen sayısından fazlaydı. 1950-1951 seçimlerinde 3, 1954 seçimlerinde 4, 1957 seçimlerinde ise 8 kadın milletvekili seçildi. Bu yıllarda kadınların eğitim hayatına da, çalışma hayatına da Cumhuriyet'in ilk yıllarına göre daha çok katıldığını düşünürsek bu vahim bir durum. Ama şunu da söylemek gerekir: Bu gerilemenin tek nedeni Demokrat Parti'nin muhafazakar yapısı ya da ülke koşulları değil. Dünyanın pek çok yerinde, seçme ve seçilme hakkını elde etmeyi yeterli bir gelişme olarak gören kadın hareketlerinde benzer bir gerileme olmuştu. Örneğin Danimarka'da ilk kez seçim hakkı verildiğinde tüm kadın örgütleri lağvedilmişti.
-Cumhuriyetin ilanından sonra 1960 ve 1980'lere kadar kadın mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
27 Mayıs 1960 darbesinden sonraki 1961 seçimlerinde kadın milletvekilinin 3'e indiğini söyleyeyim. Ama bu tarihten sonra kadınların sosyalist mücadelede yer alışını görüyoruz. Tüm dünyada gençlik hareketlerinde kadınlar artıyor. Türkiye de bu yükselişten etkileniyor. Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı sosyoloji profesörü Behice Boran. 1971 Muhtırası ile rejim sertleşmeye başladığında bu kadınlar iki kat sert muamele görüyorlar. Kadın hem siyasi figür olarak, hem de kadın olarak işkence görüyor. Egemenler için kadın bedeni özel olarak fethedilmesi gereken bir alan. İşkence hem siyasi hem cinsel bir eylem olarak karşımıza çıkıyor.
-Peki ya 1980 ve 1990'lar geçecek olursak?
1980 sonrası ise rejimin sol başta olmak üzere her türlü muhalefete karşı çok sert olduğu bir dönem. PKK'nin kuruluşundan itibaren de Kürt hareketi ise en büyük düşman haline geliyor. Kürtlük şeytanlaştırılıyor. Biliyorsunuz, Cumhuriyet dönemi boyunca dil yasakları vardı ama bunun bir kanunu yoktu. 12 Eylülcüler "Türkçe dışında bir dil konuşulmaz" diyen bir kanun çıkarıyorlar. 1990'lardan itibaren de PKK mücadelesinin uluslararası alanda meşruiyet kazanmasıyla birlikte Türkiye'de bölünme psikolojisi derinleşiyor. Türk kesimi ideolojik doktrinizasyon nedeniyle göremiyor ama PKK hareketi Kürt kadının modernleşmesine büyük katkıda bulundu. PKK geleneksel yapıyı değişik yollarla kırdı. Dağda kadın ayrı bir statü kazandı, silah kuşandı, çarpışmaya gitti. Bu ona özgüven kazandırdı. İdeoloji üretimine katkıda bulundular. Eğitimciler gelecek kuşakların eğitiminde en önemli rolün kadına ait olduğunu söylüyorlar. Bu açıdan Kürt kadını Kürtlük bilincinin devam etmesinde, Kürtçenin yok olmamasında en önemli rolü üstlendiler. Elbette bu Kürt toplumundaki geleneksel kalıpların tümüyle kırıldığı, kadınların tam anlamıyla eşit ve özgür oldukları anlamına gelmiyor ama büyük bir sıçrama olduğu açık.
-Son olarak şu anki durumu nasıl değerlendirirsiniz?
AKP kadınları siyasette en çok istihdam eden partilerden biri oldu hep. Ama kadınlara biçtikleri rol, karar alıcı mekanizmalarda değil, örgütlenmede çalıştırmak oldu. Kabinelerde kadına çok az yer verildi. Kadın bakanlığının adı 'aile bakanlığı' oldu. Kadınlara 3 çocuk doğurma hedefi gösterilmesi, adı konmadan kadının eve gönderilmesi projesi aslında. Kadının siyasi hayata katılımı açısından HDP modeli çok önemli. HDP'de kadın göstermelik değil gerçek anlamda yer alıyor. Karar mekanizmalarında olmak çok önemli. HDP fermuar sistemi denilen bir sistemle her mevki için bir kadın-bir erkek formülü ile diğer partilere de örnek oldu bence. Gerçi bu örneği aynen uygulamadılar ama partilerde kadın sayısının artmasında HDP (ve elbette daha önceki Kürt partilerinin) çok önemli katkısı oldu. Kadının siyasette daha çok yer alması için kadının toplumsal hayatta, ekonomide daha çok yer alması gerekiyor. Kadının iyi bir eğitim alması gerekiyor, ekonomik açıdan özgürleşmesi için çalışması gerekiyor. Kadının çalışması için çocuklarını bırakabileceği kurumların oluşturulması gerekiyor. Bu açıdan hem merkezi devlete hem de yerel yönetimlere çok görev düşüyor.
(mg)

