Nusaybin'de bir çınar: Adule sağ göğsünden yaralı ama asıl yara sol göğsünde
09:15
Zehra Doğan/JINHA
MÊRDÎN - Nusaybin 5. kez ablukayı direniş geleneği ile kırdı. Birer birer hayat hikayesine indiğimizde ise kentin bu gününün baş eğmezliğini her hikayede görmek mümkün. 7 çocuğunu kendi deyimi ile 'onurlu mücadelesinde' yitiren 1990'larda polis kurşunu ile sağ göğsünden yaralanan 85 yaşındaki Adule Kılıç,"Asıl yara sol göğsümde ama biz yaralarımızla direnmeyi çoktan öğrendik" diyor.
Yukarı Mezopotamya'nın en eski kadim bir kenti olan Mardin'e bağlı Nusaybin son dönemlerin en ağır saldırılarına karşı büyük bir halk direnişine sahne oluyor. Süryaniler için Nasibina-Sarbo, Araplar için Nasibeyn, Kürtler için ise Nisebin olan bu kadim kentin tarihine bakıldığında birçok devlet ve imparatorlukların saldırılarına sahne olduğunu görmek mümkünken, yine ulus devletler tarafından tam ortasından keskin tellerle Qamişlo ve Nusaybin olarak paylaştırılan ilçede, 1990'larda neden direniş örneğiyle Kürt tarihine adını serhıldanla kazıdığını, tarih sayfasına neden bu kadar önemli bir not düştüğünü anlamak her halde çok zor olamasa gerek.
'Tek başına bir direniş örneği'
Tarihe adını yazan serhıldanın en ağır bedelini ödeyen Nusaybin'i 7 çocuğunu ve torunlarını bu uğurda feda eden direnişçi Kürt kadın örneklerinden sağ göğsünden yaralı Adule Kılıç'a sormak gerek. 7 oğlu ve 2 kızından artık hiç birinin olmadığı Adule Kılıç, şimdi ise hendeklerin kazıldığı mahallede bulunan tek gözlü evinde tek başına saldırılara meydan okuyor. Brandalarla kaplı, parke taşlarıyla barikatların kurulduğu her hendeğin arkasında bir yaşam var, bunlardan biri ise Kürt öncü kadınlarından yaşayan tarih, tam anlamıyla yaşamın ta kendisi olan Adule anadır. Başına gelenleri, çocuklarını sorduğumuzda, bir ince feryatla, "Onları bana sormayın, yine aklıma gelmesinler" diyerek hıçkıra hıçkıra başından geçenleri anlatan beyaz yazmalı Adule'nin mücadele hayatı, en büyük oğlu Eyüp Kılıç'ın 1986 yılında PKK'ye katılımıyla başlarken, bu uğurda Bedrettin, Mülkiye, Ali, Aşikar ve Vasfi adlı çocuklarını da feda ederek devam eder. Yaza bildiklerimizin devede kulak kaldığı Adule'nin, her bir çocuğundan bahsettiğinde bir ah çektiği yaşamını bir de onun ağzından dinleyelim:
'Oğlumu gözlerimizin önünde katlettiler'
"Ah ki ne ah, yaşadıklarım hala bir ince sızıdır sağ göğsümde. Yıl 1986, oğlum Eyüp PKK'ye katıldığında o dönemlerde buralarda Hizbullah baş göstermeye başlamıştı, haliyle aile olarak anında fişlendik. Oğlum Bedrettin de bu uğurda mücadele eden önemli isimlerdendi. Bir gün ben ve oğlum yolda eve doğru yürürken aniden karşımıza Hizbullah yani kontralar çıkıverdi, bize doğru ateş etmeye başladılar. Oğluma defalarca sıktılar, kendimi önüne attım, adamın silahını tutup atmaya alıştım alamadım, beni de sağ göğsümden vurdular. Oğlum gözlerimin önünde can verdi, dakikalarca yerde yaralı bir şekilde, oğlumun kanına bulunan ellerimi yüzüme sürüp, Hawaaar dedim, kimsecikler ortalıkta yoktu. Şuurumu kaybettim, gözlerimi açtığımda Diyarbakır'da bir hastanedeydim ve olayın üzerinden 25 gün gelmişti. Oğlumun cenazesini kimse yerden alamamış, yine Hizbullah tarafından cenazesi kaybettirilmişti. Eşim ise ben daha hastanedeyken bu acıya dayanamayıp ölmüştü. Eşimin cenazesini dahi defin etmeye izin vermediler, 4 komşumuz gidip sessiz bir şekilde onu gömdü.
'Sağ göğsümün görünen, sol göğsümün görünmeyen sızısıyla yola çıktım'
Artık Nusaybin'den gitme zamanı gelmişti, zorunlu göç mağdurlarının erken biletini alan bizdik. Evimizi taşımamıza dahi izin vermediler, gelinim bir yorganımı ve bakır tabaklarımı bir çuvala koyup, yanına da çocuklarımı alıp zar zor buldukları bir öküz arabasıyla Diyarbakır'a kadar geldiler. Oradan da gizli bir şekilde bulduğumuz ilk otobüsle hiç bilmediğimiz İstanbul'un varoş sokaklarına doğru sağ göğsümün görünen, sol göğsümün görünmeyen sızısıyla yola çıktım.
'Milyonların arasında bir zerreydim'
İstanbul'a vardığımızda ise bir de ne görelim, insanlar bizim konuştuğumuz dili konuşmuyor, ne ben ne de onlar beni hiç anlamıyordu. Çocuklarımı eteğimin dibine koydum koca şehirden saklamaya çalıştım. Milyonların arasında büyük bir acı çekmiş küçücük bir zerreydim o an. Bir akrabamın yardımıyla derme çatma bir eve geçtik. 4 gün aç susuz kaldık, en sonunda dayanamadım markete borç açtırdım, çocuklarım çocuk yaşta çalışma başladı, işte o an koca kentin acımasız öteki kapıları yüzümüze çarpı verdi.
Ve yaprak dökümü başladı...
Kızım Mülkiye, Kuran okuyan tesettürlü bir kızdı, bir gün eve geldi ve 'bunlar iman kanla temizlenir' diyorlar diyerek eşarbını yere attı ve dağın yolunu tuttu. Yılar sonra İran'da şehit düştüğünü öğrendim. Cenazesini İran'da defnetmişler. Sonra oğlum Ali ablasının yolundan gitti, geçtiğimiz yıl onun da şahadet haberini aldım. Sonra Aşikar ve sonra da Vasfi, bir oğlum Rusya'da siyasi kaçak...
'Oğlumu ağır işkencelerden geçirdiler'
Oğlum Eyüp 2001'de yakalandı, ağır işkencelerden geçti, mapusta onu görmeye gittiğimde ise tanıyamadım. Bir çığlık koparttım, üstü başı perişandı, bana 'eğer ağlarsan bir daha beni görmeye gelme' dedi. O gündür bu gündür, onun yanında ağlamıyorum. Sık sık sürgüne maruz kalıyor, cebimdeki son kuruşla yollara koyulup onu görmeye gidiyorum. Bir oğlum tüm olanlara dayanamadı akli dengesini yitirdi.
2 oğlum ve gelinim kaldık baş başa, derken torunlar da o yolun yolcusu oldular. Toprak hasreti zor geldi, dayanamadık geldik, barış olacak dediler inandık, yalanmış. Şimdi bir oğlum Fırat mahallesinde hayvanlarını öldürmüşler. O günler kötüydü ama hangisi derseniz, bu günler daha kötü derim..."
(fk)
