Timur'dan bu güne kırımlara direnen bir tarih Marinê...

09:51

Zehra Doğan/JINHA

MÊRDÎN - Bağok Dağı eteklerinde bin yıllık tarihi ile kale gibi duran Marinê köyünün taşları direniş öyküleri fısıldıyor. Asırlık çınar Seyran Dinç, kuyulara, kuytulara atılmış evlatları, direniş ile var olmuş bir köyün tarihini anlatıyor bilmeyen ve bilmek istemeyenlere.

120 bin yurttaşın yaşadığı Mardin'in Nusaybin ilçesi son zamanlarda adını yeni bir direnişe duyurmaya devam ederken, her karışında acı dolu tarihin ardından yeni yaşam mücadelesi öyküleri saklı ilçenin 20 kilometre ötesinde kadim bir köy olan Marinê (Eskihisar) ise tarihten bu yana koynunda sakladığı yüzlerce hikâye barındırıyor. Asurîlerin Merdis, Komukların Mariis, Kürtlerin de Marinê dediği bu köy, tarihin en eski ve en büyük yerleşim yeri olarak kullanılmış. Marinê Cizre'yi işgale gelen Timur'a karşı gösterdiği direnişin ardından kırımdan geçirilmiş.1990'lar öncesine kadar da binlerce nüfusa sahip bu köy şimdi ise sadece 20 evle şenlenebiliyor.

Gün batımında eve dönen koyun sürüsünün arasından Bagok Dağı'nın eteklerine kurulu köye girişimizde bizi binlerce mağarayla karşılayan bu köyün içine doğru ilerlediğimizde ise yerleşik hayat çağına da ev sahipliği yapan tarihi kale ve yüzlerce evle karşılaşıyoruz. Roma, Bizans ve Süryani Kadim cemaatine ait birçok kilise kalıntısına sahip köyün bir kilisesi şuan cami olarak kullanılırken bazıları ise hayvan ahırına dönüşmüş durumda. Kalıntıların harabe manzaralarından da anlaşıldığı üzere Süryanilerin acı dolu katliam yıllarına da sahne olan bu köyde peki yakın tarihte ne oldu?

Burada yaşam yasaklı

Binlerce yıl öncesine her ne kadar da ulaşamazsak da yakın tarihi 90 yaşındaki Seyran Dinç'ten dinledik. 1992 yılında asker ve korucuların işkenceleriyle boşaltılan bu köy şimdi ise yaşanan çatışmalı süreçle birlikte Mart ayına kadar ilan edilen Bagok Dağı yasaklı bölge alanında bulunduğundan baskılar tekrar başlamış durumda. Yasaklı bölgenin yasağını delerek, harabeye dönüşmüş tarihi evinin son yıllarda tekrar onarıp köyüne geri dönen doksanlık Seyran anayla eskileri konuştuk.

Közde çay eşliğinde anlatılan kaçak yıllar...

Evinin avlusunda serili işlemeli el yapımı halısının üzerinde güneşlenerek mavi iplerle çorap ören Seyran ananın bir bardak közde pişirilmiş çay ikramıyla sohbetimiz başlıyor. "Aman kızım başımı derde sokacak sorular sorma bana" sözlerinden yaşadığı daha birçok acıyı anlatamayacağı besbelli olan Seyran ananın anlatabildikleri dahi acı dolu bir direnişin kanıtı. Dağlara dalıp dalıp, "me çı di, me çı nedi-biz ne gördük, ne görmedik" sözleriyle anlatmaya başlayan Seyran ana, PKK'nin ilk kuruluşundan bu yana asker ve korucuların köy halkına gün yüzü göstermediğini söylüyor.

'Bu taşların bir dili olsa da konuşsa'

Seyran başından geçenleri şöyle anlatıyor: "PKK'nin en önemli dağlarından biri olan Bagok'ken haliyle askerin de en çok konuşlandırıldığı köy de Marinê oldu. Yaşadığımız zulme dayanamayan gençlerimiz, dağın yolunu tutarken, biz aileler ise köye kurulan ablukanın getirdiği zulümden nasibimizi aldık. Bu taşların bir dili olsa da konuşsa. Askerler şafak vakti ve akşam saatleri olmak üzere günde iki kez köyü basarken, geceleri ise mağaralara gizlenerek köyü gözetliyordu, şüphelendikleri ise faili meçhuller kervanına katılıyordu.

'Kadınlar ve çocuklar köy meydanında sürüklendi'

Beni en çok üzen ise Kürt hainler korucular oldu. Askerler köyü basmadıklarında dahi her gün 5 vakit namaz gibi köyü basıyor, erkeklerin elini kolunu bağlayıp, kadınlara onların gözünün önünde işkence ediliyordu, amaç onur kırmaktı. Her gün kadınlar ve çocuklar bağlanarak bu sokaklarda sürükleniyordu. Çocukların ağzı burnu kan içindeydi her gün. Bir gece ansızı tüm evler boşaltılarak evdeki tüm erzaklar ve kıyafetler meydanda toplanıp ateşe verildi. O zamanlarda öyle kıyafet bulmak çok zordu, Kürt geleneklerine bağlı, el emeği göz nuru işlemeli fistanlarım, yazmalarım gözlerimin önünde tek tek yandı. Çiçekli desenler gözlerimin önünde ateşle dans edip sonsuzluğa doğru ilerlerken, yüreğimde koca feryatlar kopuyordu. Sadece üstümüzdeki kıyafetlerle aylarca kaldık, değiştirecek yedek kıyafetler yoktu, çocuklar aylarca aç kaldı. Köyümüzü 3 kez yaktılar 3 kez de yaktıklarından sonra onarıp kalmaya direndik, her gün göç edenlerin zorlu yaşam haberleri geliyordu bu yüzden kalıp direnelim dedik. Direndik direnmesine ama burnumuzdan geldi.

'Kardan mezarlarda canlı gömüp postallarla boğdular'

Her gün dağda bir yiğit katlediliyor, cansız bedenleri sürükleniyordu, erkekler toplanıp öldürülerek kuyulara atılıyor, biz ise sessiz bir feryat koparıyorduk. Çobanlar sırf şüpheli diye, gerillaya ekmek götürülüyor diye katledildi, koyun sürülerimiz dağda kaybettirildi. Bir akrabamız kaçaktı, mağaralarda yakalandı, asker ve korucular ağır işkence uyguladıktan sonra, kardan mezar yapıp canlı bir şekilde mezara gömdü, postallarıyla basıp boğdular.

'Yakılan evlerimizin dumanları arasında ovaya inen bir sürüydük'

Biz direndikçe işkence de artıyordu, dayanamayıp bizi tek tek kolumuzdan tutup attılar. Zorunlu göç sürüsü gibi arkamızda yanan evlerimizin dumanlarının kara bulutları arasında sessizce ovaya doğru süzüldüğümüz anlar ölene kadar aklımda kalacak. Çoluk çocukla yalın ayak ovaya indiğimizde ise kimsecikler korkudan kapısını bize açmadı. Günlerce dışarıda uyuduk, bize kapıyı açan da fişleniyordu. Aramızdan birçok aile mecburen gruptan ayrılıp batıya doğru yol aldı, biz o kadarına cesaret edemedik, oralarda nelerin başımıza geleceğini tahmin edebiliyordum zira öyle de oldu, yıllarca acı çektiler. Biz de farklı bir köyde yeni bir ev yaptık ve içine sığındık.

'Yine bilindik manzara, yine bilindik direniş'

Yıllar sonra ise barış olacak diye köyümüze geldik, bir türlü olmadı gitti bu barış. Yine yasaklı dağların başını çeken Bagok'ta aynı bombalanan mezarlık manzaraları devam ederken ve ben yine en çok bildiğim yün çorapları dağların doruklarına göndermek üzere örmeye devam ediyorum. Yüne bilindik manzara, yine bilindik direniş..."

(fk)