Diyarbakır Barosu’nun 'Ağır Suçlar' konferansı başladı
11:17
JINHA
AMED - Diyarbakır Barosu tarafından düzenlenen ve 2 gün sürecek olan ‘Ağır Suçların Etkili Soruşturmasında Uluslararası Deneyim Konferansı’ başladı. Konferansın açılış konuşmasını yapan Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi, Türkiye ve dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi olağanüstü dönemlerden geçtiğini hatırlatarak, “Artık toplum olarak geçmişin bu ağır mirasıyla nasıl baş edeceğimizi, hakikatin nasıl ortaya çıkacağını ve adaletin nasıl gerçekleşeceğini, bu toplumsal yaranın nasıl iyileşeceğini konuşmamızın, tartışmamızın zamanı gelmiş, hatta geçmiştir” dedi.
Diyarbakır Barosu tarafından düzenlenen "Ağır Suçların Etkili Soruşturmasında Uluslararası Deneyim" konulu konferans başladı. Liluz Otel'de düzenlenen ve iki gün sürecek olan konferansta ağır insan hakları ihlallerinin etkili soruşturulmasında hukuksal yöntemler, delil toplama ve bulguları ile dünya deneyimleri konuları tartışılacak. Konferansa Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi, İHD Genel Merkezi Öztürk Türkdoğan, BDP Eş Genel Başkanı Meral Danış Beştaş, Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mithat Sancar, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, Due Proces Of Law Vakfı Genel Direktörü Katya Salazar, İnsan Hakları Gündemi Doç. Dr. Günal Kurşun gibi isimlerin yanı sıra çok sayıda avukat ve insan hakları savunucu katıldı.
Tahir Elçi: Toplumumuz büyük acılar yaşadı
Konferansın açılış konuşmasını yapan Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi, Türkiye ve dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi olağanüstü dönemlerden geçtiğini hatırlatarak, “1980 askeri darbe dönemi, sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulamaları ve son 30 yıldır yaşanan silahlı çatışmalar sırasında, insan haklarının en ağır ihlalleri gerçekleşti. Silahlı çatışmaların kaçınılmaz sonucu olan güvenlik görevlisi ve silahlı militanların ölümlerinin yanı sıra, binlerce insan hukuk dışı, keyfi ve kısa yoldan infazlar, gözaltında zorla kaybedilme ve ağır işkence uygulamalarıyla yaşamını yitirdi. Ancak bu suçların failleri tespit edilmedi, soruşturulmadı ve yargı önüne çıkarılmadı. Toplumumuz büyük acılar yaşadı ve travmalar geçirdi. Artık toplum olarak geçmişin bu ağır mirasıyla nasıl baş edeceğimizi, hakikatin nasıl ortaya çıkacağını ve adaletin nasıl gerçekleşeceğini, bu toplumsal yaranın nasıl iyileşeceğini konuşmamızın, tartışmamızın zamanı gelmiş, hatta geçmiştir” dedi.
30 yıllık savaşın bilançosu: 50 bin insan yaşamını yitirdi
Tahir, askeri darbe döneminde, özellikle ağır işkence uygulamaları nedeniyle sorgu merkezilerinde veya cezaevlerinde yaşanan ölümlerin dışında, hukuk dışı ve keyfi infazların PKK’nin silahlı eylemlerini başlattığı 1984 yılından sonra yoğunlaşmaya başladığına dikkat çekerek, “Bu dönemde, devletin güvenlik birimlerinde, silahlı militanlarla mücadele edilirken, hukuk kuralları ve yasalara bağlı kalmanın gereksiz olduğuna dair bir görüş oluşmuş, militanlara karşı olduğu gibi, onlara destek sunduğu düşünülen sivillere karşı da hukuk dışı ve kuralsız bir uygulama başlatılmıştı. Resmi rakamlara göre, 30 yıldır yaşanan savaşta 50 bine yakın insan yaşamını yitirmiş, İnsan hakları örgütlerine göre 3 bin 500,Türkiye Büyük Millet Meclisi Komisyonu’nun verilerine göre ise 2 bin 663 yerleşim birim zorla boşaltılmış, 3 milyona yakın kişi zorla yerinden edilme uygulamasından etkilenmiştir. Halen sadece Diyarbakır Özel Yetkili Savcılığı’nda 10 bini aşkın faili meçhul dosya bulunmakta, binlerce cinayet aydınlatılmayı beklemekte, bini aşkın kişinin halen kayıp olduğu bilinmektedir” diye konuştu.
‘JİTEM binlerce sivil insanı katletti’
Bölgede sivillere karşı işlenen suçların oluş biçimini aktaran Tahir, sivil köylülerin infaz edilmesi, köy ve mezra gibi yerleşim birimlerinin bombalanarak sivillerin öldürülmesi, sağ yakalanan militanların sorgulandıktan sonra kurşuna dizilmesi, militan veya onlara yardım ettiğinden kuşkulanan sivil insanların işkenceli sorgularda yaşamını kaybetmesi, hukuk dışı ve keyfi infazların en tipik uygulaması ise, JİTEM olarak bilinen sivil istihbarat görevlilerinin gerçekleştirdiği eylemler olduğunu söyledi. Tahir, binlerce insanın evlerinden, işyerlerinden, sokaktan, çoğu kez şehir giriş çıkışlarındaki bir jandarma-polis arama noktasından devletin resmi görevlileri tarafından gözaltına alındıktan sonra, ya bir daha kendilerinden haber alınamadığını ya da bir süre sonra cesetleri bir yol kenarında veya bir köprü altında bulunduğunu ifade etti. Tahir, 1987 yılından 2001 yılına kadar Jandarma içindeki bu yapının binlerce sivil insanı bu şekilde kısa yoldan infaz ettiğini dile getirdi.
‘Suç delilleri ortadan kaldırıldı’
“Bu yoğun ve sistemli infazlara rağmen, neredeyse hiçbir devlet görevlisi soruşturulmadı ve adalet önüne çıkarılmadı” diyen Tahir, bu ağır suçların sadece kâğıt üzerinde kalan soruşturma işlemlerinin de çoğunlukla yine bizzat bu suçların sorumluları tarafından yapıldığını sözlerine ekledi. Suçların tüm delillerinin ortadan kaldırıldığına dikkat çeken Tahir, “Bu dönemde adli mekanizma suçları soruşturmada hiçbir performans göstermemiş, bir başarı sergileyememiştir. Sistemli bir uygulama ile işlenen bu suçların sorumluları devletin diğer adli ve idari makamlarından hoşgörü, destek ve koruma görüyor, sorumlular suç ve cezadan muaf kalıyordu. Kürtlere karşı başta bölgede olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde benzer eylem ve uygulamaların yapılması, sorumluların da aynı şekilde hoşgörü ve koruma görmeleri, keyfi infazların ve gözaltında kayıpların resmi bir politikanın uygulaması olduğunu ortaya koymaktadır” sözlerini ifade etti. Tahir, iç hukuk makamları tarafından soruşturulmayan bu şikâyetlerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bizzat Türkiye’ye gelerek şikâyetleri araştırdığını ve delil topladığını kaydetti.
‘Hak ihlalleri davaları zaman aşımıyla karşı karşıya’
Tahir, son yıllarda bazı soruşturmalarda kısmi bir ilerlemenin olduğunu da sözlerine ekleyerek, JİTEM, Musa Anter, Temizöz davası, Lice ve Kulp’ta sivil yurttaşların katledilmesi ve birçok hak ihlalleri davalarının zaman aşımına uğramasıyla karşı karşıya kaldığına işaret ederek, “Hala bu suçların kapsamlı ve etkili şekilde soruşturulmasında bir siyasi iradeden söz edilemeyeceği gibi, hakikat, adalet ve ağır suçların soruşturulamaması sorunu sadece geçmişin bir mirası değil, aynı zamanda günümüzün de bir sorunu ve gerçeğidir. Daha iki yıl önce Uludere’nin Roboski Köyü’nde savaş uçaklarının ağır bombalaması ile feci şekilde ölen çoğu çocuk 34 sivil insanın öldürülmesi ile ilgili soruşturmada askeri savcılık; ‘suç yok, sorumlu da yok’ diyerek kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir” diye belirtti.
Toplu mezarlar ve dünya deneyimleri
Tahir, geçmişle yüzleşme çalışmalarında ve adaletin gerçekleşmesi mücadelesinde başta etkili hukuki yardım olmak üzere, topluma katkı sunmak istediklerini dile getirerek, “Öte yandan faili meçhul cinayetler ve gözaltında kayıplara ilişkin soruşturmalarda delil toplama, tanıklıklar ve bulgu saptamada yaşanan sorunlar ve özellikle cesetlerin aranması, toplu mezarların açılması ve kimliklerin tespitinde dünya deneyimleri bizim için yaşamsal önem arz etmektedir. Uzun ve zorlu çabalar sonunda, önümüzdeki günlerde;1994 yılında savaş uçakları tarafında yapılan bombalama sonunda ölen 25 kişinin toplu olarak gömüldükleri bir mezarın açılışını ve kimliklerin tespiti işlemini yapacağız. Bu örnek bile, Arjantin veya eski Yugoslavya gibi ülkelerde toplu mezarların açılmasında edinilen deneyimlerin bugün bizimle paylaşılmasında konferansımızın önemini ortaya koymaktadır” diye konuştu.
Tahir’in konuşmasının ardından konferansın ilk oturumuna geçildi. İlk oturumda ağır ihlallerin soruşturulmasında Türkiye’de ceza adalet sisteminin başarısızlığı hakikate ulaşmada adli mekanizmanın tutumu, resmi veya gayri resmi bir hakikat komisyonunun mümkün olup olmadığı konusu ele alınacak. Moderatörlüğünü Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, Prof. Dr. Mithar Sancar ve Katya Slazar’ın yaptığı ilk oturumla konferans devam ediyor.
(gk-tt/mg)

