Lilith'ten bugüne kadın…

09:19

Jiyan Kaya/JINHA


HABERMERKEZİ - İnsanlığın öyküsünün Adem ve Havva ile başladığını duyduk, öğrendik, anlattık değil mi? Eski bir Yahudi efsanesine göre, insanlığın öyküsü Adem'le Havva'dan öncesine uzanıyor. Yani Adem'in ilk eşi Havva değil, Lilith adında bir kadındır bu efsaneye göre. Ama tarih boyunca gizlice aramızda dolaşıp, her kadın-erkek tartışmasında kendini gösterse de onu çok az tanıyoruz.
Adem ve Havva öyküsünün ardında gizlenen Lilith ve Adem öyküsü, kadının erkek karşısındaki ilk isyanı olarak sembolleşmiştir. Kadın mücadelesinde kızıl uzun saçlarıyla bilinen Lilith'ten bugüne gelene kadar kadın, birçok anlayışla savaşmıştır. Ana soylu dönemde kadının kutsanmasındaki başat özelliği olan doğurganlık, ataerkil dönem ile birlikte kadına karşı "aşağılanma" nedeni olarak kullanılmıştır. Asırlar boyunca farklı ideolojik tanımlamalar ortaya çıksa da, kadının bedenini, kimliğini, emeğini sömürme anlayışı özünü korumuş, hatta daha vahşileşerek kendisini sürdürmüştür. Kadının sömürülmesinin karşısında ise Lilith'in yoldaşları, iki asırdır erkek egemen sistem karşısında açtıkları savaşı sürdürmekte. Şimdi kadınlar, Lilith'ten Rosalara, Rosalardan Sakinelere yürüyor.


Tarihe ilk feminist kadın olarak geçen Lilith kimdir?


Sözü edilen efsaneye göre Tanrı, topraktan Adem ile Lilith'i yaratır. Mutlu mutlu yaşasınlar diye, onları cennete yerleştirir. Fakat bu iki insan çifti bir türlü huzur bulamaz. Sorunlar yaşamaya başlarlar. Sorunları ise günümüz çiftlerinin sorunlarından farklı değildir. Adem ilişkide her alanda söz sahibi olmak ister, ancak Lilith buna karşı çıkar. Özellikle cinsel ilişki sırasında Adem'in hep üstte yer almasını aşağılayıcı bularak itiraz eder. Kendisinin de Adem gibi topraktan yaratıldığını, yani eşit olduklarını savunur. Adem ise kendini, bağışlayan, bereketli gökyüzü; Lilith'i de ürün veren toprağa benzeterek bu şekilde birleşmek konusunda diretir. Adem tavırlarında ısrar edince, Lilith, birlikte yaşamalarının zor olacağına karar verip Tanrı'nın söylenmemesi gereken adını anarak göğe doğru yükselir. Sahip olduğu olanakları terk eden Lilith'in yeri, artık dışlanmışların arasındadır. Çevresindeki cinlerle ve cinlerin kralı Şamael (Şeytan) ile ilişkiye girer ve onlardan çocuklar doğurur. Bu arada cennette yalnız kalan Adem, Tanrı'ya dua ederek Lilith'i geri ister. Tanrı, Sanvai, Sansanvai ve Semangelof isimli üç meleği geri çağırmak üzere Lilith'e gönderir. Meleklere, dönmediği takdirde her gün yüz çocuğunun öldürüleceğini emreder. Ama o kesinlikle dönmeyeceğini bildirir. Ve tehdit yerine getirilir... Lilith artık kötüler tarafına geçmiştir. Bunun üzerine Tanrı, Adem'in kaburga kemiğinden Havva'yı yaratır. Bu yeni kadın, Adem'den bir parça olduğu için, ona karşı çıkmayacaktır.


Lilith, erkek-kadın eşitsizliği tartışmasını başlattı


Lilith'in geçmişi, tek tanrılı dinlerden çok daha önceye, eski Mezopotamya uygarlıklarına kadar uzanıyor. Genellikle Sümer ve Babil mitolojisindeki rüzgar tanrıçası Lilitu ile ilişkilendiriliyor. Lil, fırtına ya da rüzgar anlamına geliyor. Lilith'in Yahudi efsanelerinde ne zaman yer aldığı bilinmiyor. Çünkü tanrılar ve efsaneler, doğu kültürlerinin birçoğunda ortaktı ya da büyük benzerlikler taşıyordu. Yine de her koşulda, Yahudilerin şeytanla ilgili inanışlarında önemli bir yere sahipti. 19. yüzyıla gelindiğinde Lilith, ressamlar ve edebiyatçılar için sevilen bir motif olur. Artık dini kimliğinden yavaş yavaş kurtulur. İngiliz ressam Dante Gabriel Rossetti'nin yaptığı "Lady Lilith" tablosunda bu cadı, Victoria Dönemi'nin güzellik anlayışına uygun olarak tasarlanmış ve gösterişli dekoltesiyle uzun kızıl saçlı, biraz dolgun, etli dudaklarla resmedilmiştir.
Bu öykü, insanlık tarihinin başlangıcından bugüne uzanan bir tartışmayı başlatmıştı. Özellikle son yüzyıldır iyice kesinleşen bir tartışmaydı bu: eşitlik, daha doğrusu kadın ve erkek arasındaki eşitsizlik sorunu. Psikanaliz uzmanı ve araştırmacı Siemund Hurwitz, Adem ile Lilith arasındaki güç savaşını, asırlarca süren ve ataerkil sistemdeki erkeğin konumu ile kadınların eşit haklara sahip olma talebini temel alan cinsiyetler arası savaşın aynadaki görüntüsü olarak değerlendiriliyor.


Dört büyük din de kadını 'günah kazanı' yaptı


Aslında ne Antikçağ, ne Ortaçağ ne de onu izleyen yüzyıllarda bu sorun çok önemsenmedi. Cinsiyetler arasındaki ilişkiyi karşılaştırmaya gerek yoktu: Kadın erkeğin egemenliği altında olmak zorundaydı. Havari Aziz Paulus, "Erkek kadından değil, kadın erkekten yaratılmıştır. Erkek kadının isteklerini değil, kadın erkeğin isteklerini yerine getirmek üzere yaratıldı." demişti. Ne de olsa kadın Adem'in kaburga kemiğinden yaratılmıştı. Bu bakış açısı, kadının yüzlerce yıllık toplumsal konumunu belirleyen ana etkendi. Kadın, dört büyük dinde de "günah kazanı" olarak görüldü. Bunun nedeni Havva'ya kadar uzanıyor. Yasak meyveyi her ikisi de yemesine rağmen, işlenen günahtaki suçluluk payı eşit değildi. Suçlu olan kadındı. Bu dayanaklardan güç alan erkekler, kadınların kişiliğini adeta baskı altına aldılar ve onları kendilerine ait bir "mal" gibi gördüler. Geçen yüzyıl içinde yükselen kadın direnişi buna karşı çıktı. Eşit haklar ve özgürlük için savaşan kadınlar, Lilith'i de kendilerine simgesel figür olarak seçtiler. Lilith'in savaşını başarıyla sona erdirememesi onları yıldırmıyor. Lilith efsanesi, arzuladıkları toplumsal konuma ulaşmak için onlara mücadele zemini yaratıyor... Modern çağlarda Lilith feminizmin simgesi haline geldi. Bu isimde dergiler çıktı, kafeler açıldı, sadece kadın müzisyenlerin katıldığı "Lilith Fair" adlı gezici müzik festivalleri düzenlendi, "ideal kadın" olarak tanımlanan Havva gibi olmak istemeyen kadınlar, tepkilerini dile getirmek için kız çocuklarına Lilith adını verdiler…


İlk katil cins erkektir


Dinsel mitoslarda tarihteki ilk katil insan Kabil olarak geçer. Habil ve Kabilin hikâye edilme biçimlerine bakıldığında, ana temanın, kendisine ait olmasını istediği bir kadına sahibi olamayacağını anlayan Kabil'in, kardeşi Habil'i düşünmeden öldürmesi ve katil olması, olayı özce anlatmaktadır. Bu mitos olay üzerinden büyük dinlerin kabul ettiği bir gerçeklik vardır ki; o da ilk katil cinsin erkek olduğudur. Yine Habil ve Kabil'in hikâyesi ile anlaşılan, erkek tarafından girişilmiş bu eylem topluma karşı işlenmiş suç özellikleri taşımaktadır. Burada haksızlığa uğrayan ilkler; öldürülen kişi ile birlikte ölümün acısını yüreğinde hisseden anne, baba, kardeş, sevgili ve diğerleri; yani toplumdur. Bu mitolojik olayı bu biçimi ile anlatıp bıraktığımızda erkeğin doğasında katil olma özelliği zaten varmış gibi bir yanılsamaya neden oluruz. Oysa Habil ağabeyinin aksine kavgadan uzak durup pasifizmi seçerek ilk şiddet karşıtlığının savunucusu olmuştur. Ayrıca kadın açısından olayı irdelediğimizde kadın iradesinden bahsedilmemekte, her durumda sessiz bırakılarak kaderine razı konumunu koruması ve sahibi olacağı kişiye biat etmesi üzerinde hemfikir bir durum söz konusu olduğundan bahsi bile edilmemektedir.


Kadına bakış açısı incelendiğinde her iki mitolojik olaydan da anlaşılacağı üzere sorunun yaratılış dönemine dayandığı görülmektedir. Kadınlara biçilen roller erkekler tarafından belirlenmiş ve bu rollere karşı çıkan kadınlar, Lilith efsanesinde olduğu gibi 'şeytan, cadı' olarak nitelendirilmiştir ya da Kabil ve Habil mitosunda anlatıldığı gibi kadının fikri önemsenmemiş, kadın 'itaat eden' olarak konumlandırılmıştır.


Ana soylu toplum düzeni


Ana soylu dönem, henüz özel mülkiyet kavramının gelişmediği, kadın-erkek arasında ve toplumda hiyerarşik bir yapılanmanın olmadığı, dönemin ürünü olan ana soylu toplum düzeni, kadın ve erkeğin ortaklaşa yaşam biçimi ile oluşturduğu ilkel komünal toplum yapısı içinde ve cins ezilmişliğini barındırmayan bir yapı olarak biçimlenmiştir. Bu düzen içinde, kadın, doğurganlığı ile neslin devamını sağlayan üretkenliğin simgesi ve doğayla özdeş değerli bir varlıktır. Üretim ilişki ve biçimleri de, anatomik gerekçelerle belirli iş bölümleri gerektirse de, topluluğun hayatta kalması için gerçekleşen üretim ortaklaşa yapılmaktadır. Erkek avlanırken, kadın, önce toplayıcılık ve daha sonra da toprakla uğraşması sonucunda tarımda uzmanlaşmıştır. Toplumu oluşturan bireyin dünyaya gelişine aracılık eden dişi, bu rolüyle, yaşamın devamını garantileyen bir kimlikle algılanmış ve kimliği ona büyük değer kazandırmıştır. Kadın, ana soylu toplumsal düzenin gelişip yaşandığı neolitik çağ boyunca, ağırlığı olan fakat baskıcı ve otoriter olmayan bir işlev üstlenmiştir. Ortaklaşa üretim, yerleşik klan düzeninde, ortaklaşa mülkiyeti ve klan içi demokrasiyi zorunlu kılmıştır. Kadının ve kadınlığın toplumsal bellekte, tanrıça analığa yükseldiği dönemler: İnsanın biyolojik ve toplumsal yapıları ve iş bölümünün şekillendiği Paleolitik Dönem, ana soylu toplum yapısının oluştuğu Mezolitik Dönem, ana soylu düzenin yapılandığı erken Neolitik Dönem. Bu dönemden sonra, günümüze dek gelişen toplumsal düzen, ana soylu toplum yapısının ataerkil toplum yapısına doğru evrilmesinin koşullarını yaratmıştır.


Ataerkil toplum düzeni


Tarih içinde özel mülkiyetin, sömürünün, sınıfların, bunlara dayalı tahakküm ve ezme biçimlerinin, bu kavramların temel bir aracı olarak devletin doğumuna, aynı sürecin cins ilişkileri planında yansıması olarak erkek egemenliğin doğumuna eşlik etmiştir ataerkil dönem. Üretici güçlerdeki gelişme, zamanla üretim içinde erkeği daha üstün kılmış ve bu gelişmenin yarattığı zenginlik gitgide özel mülk olarak erkeğin elinde birikmiştir. Erkek tam bu sayede toplum içinde ön plana çıkmış ve kadının ana soylu toplum düzeninde sahip olduğu üstünlükleri devralmaya başlamıştır. Ama bu iki üstünlük arasında köklü ve temelli bir fark vardı; kadın üstünlüğü sınıfsız ve sömürüsüz bir toplumsal ilişkiler sistemi içinde gerçekleşiyorken; bunu izleyen erkek egemenlik, sınıfsal baskı ve sömürünün egemen hale geldiği bir toplumsal ilişkiler içinde gerçekleşmiş, sınıfsal sömürü ve baskının cins ilişkileri planındaki uzantısı olmuştur. Sınıfsal sömürü ve baskının tüm maddi ve manevi araçları kadın üzerindeki cinsel sömürü ve baskının da araçları olmuştur. Kadın, ezilen bir cins olmuş, toplum biçimlerindeki değişime bağlı olarak bu ezilmişliğin biçimi zaman içinde değişmiş olsa da özü süregelmiştir.


Kapitalizm ve kadın


Kapitalizm, nasıl sömürü ilişkilerinin feodal biçimi yerine kapitalist biçimini geçirdiyse, kadın üzerindeki cinsel baskı ve sömürü alanında da benzer şey olmuştur. Burjuva toplumu feodal toplumdan kadının, bin yılların ürünü olan ezilmişliği ile birlikte bunu bir ideoloji, kültür, gelenek haline getiren yani her yolla olumlayan ve meşrulaştıran her şeyi devraldı, bütün bunların özüne dokunmamış, yalnızca onlara kendi burjuva doğasına ve kapitalist sömürü ilişkilerinin yeni ihtiyaçlarına uygun düşen bir biçim vermiştir. Kapitalizmi ve kapitalistleri kadının özgürleşmesi değil, geniş ölçekli kapitalist üretimin ve sömürünün ihtiyaçları ilgilendiriyordu. Kadını geniş ölçekli üretimin içine çeken iktisadi gelişmelerin yaşanması ilerlemenin ifadesi olmuştu. Bu süreç, kadını sosyal ilişkiler alanına çekmekle kalmamış, emekçi ve ezilen cins olarak sosyal uyanışı da hızlandırmıştı. 8 Mart'ın, kadın emekçilerin sosyal mücadeleleri ile özdeşleşmesi, kuşkusuz kadın emekçinin mücadele kapasitesini, sınıfsal ve cinsel özgürlük arayışını ortaya koymaktadır. Fakat bu aynı olgu tersinden de burjuvazinin bu arayışa karşı gösterdiği muazzam gerici, sınıfsal direnişe tanıklık etmektedir. 8 Mart'ın ortaya çıkmasını simgeleyen tarihsel olaylarda bile bizzat burjuvazinin bu gerici karşı direnişi vardır.


Ve 8 Mart...


1857?de Amerikalı kadınların kapitalizme, ayrımcılığa karşı başlattıkları, çalışma saatlerinin azaltılması ve ücret mücadelesi için hayatlarını ortaya koymaları ve bu gün elimizdeki bazı hakların yolunu açmaları şerefine, onları andığımız bir gündür 8 Mart. Öyle olagelmişti en azından. 20. yüzyılın feministleri şöyle haykırıyorlardı: "Ekmek, tertemiz bir gökyüzü... Barışın egemenliği; bir yerlerde şarkı söyleyen bir kadın sesi; pişen yemeklerden tüten duman gibi her yeri saran bir melodi... Silahları bırakmış askerler; bereketli hasatlar; iyileşmiş yara; istenen çocuk; özgürlüğe kavuşmuş tutsak; bütünselliğine saygı gösterilen beden; geri dönen sevgili... Eşit ve hakça paylaşılan, değeri verilen emek; sorunları çözmek için varılan anlaşmadan duyulan sevinç; yalnızca selamlamak için kaldırılan eller... Güvenli yerler-yürekler, evler, ülkeler-öylesine güvenli ki en sonunda artık güvenli sınırlara gerek kalmamış ve her yerde kahkahalar, dayanışma, sevinç, dans, doygunluk... Biz bunu gerçek kılacağız... Kendimiz yapacağız. Politikayı, tarihi, barışı yaratacağız... İnanın bize, biz dünyayı değiştireceğiz."
Ve son olarak 8 Mart'ın gerçek anlamını kavramanın yolu, Havva'dan ziyade Lilith'i düşünmekten geçer. Kadınlar günü, kadının erkek tarafından korunup kollanası, çiçeklere boğulası ve en önemlisi sahip çıkılası bir meta olmadığını haykırmak için vardır. 20. Yüzyıl feministlerine kulak verelim:
"İnanın bize, biz dünyayı değiştireceğiz."


8 Mart Dünya Kadınlar Günü Kutlu Ola!


(gk/mg)