Kayıplar ülkesi Türkiye…
08:53
Zehra Doğan/JINHA
İSTANBUL - 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybetme Mağdurları Günü'ne ilişkin asit kuyusu ve toplu mezarlar ülkesi olan Türkiye'de verdikleri kayıplarını bulma mücadelesini anlatan Cumartesi Anneleri eylemi başlatıcılarından Maside Ocak ve Hanım Tosun, "Ömrümüz yetene kadar kemikleri bulmak için mücadele edeceğiz" dedi.
Yarın 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybetme Mağdurları Günü... Genellikle siyasi muhaliflere yönelik olarak, devlet güçleri veya devlet tarafından açık ya da gizli biçimde desteklenen güçler tarafından gerçekleştirilen gözaltı, tutuklama ve yakalama fiilleri olan zorla kaybetme, Birleşmiş Milletlerin tanımına göre ise devletlerin toplumlarda terör ve korku yaratmak için kullandığı bir strateji olarak ifade edilir. Arjantin ve Brezilya'da okyanusa atılarak insanlar kaybedilirken, Türkiye'de ise faili meçhuller dönemi diye bilinen 1990'lar'da asit kuyularında veya toplu mezarlarda yok edildi. İstanbul'da 12 Mart 1995'te Gazi olayları sırasında 21 Martta gözaltına alınan ve daha sonra kaybettirilen Hasan Ocak'ın kız kardeşi Maside Ocak ve 19 Ekim 1995 yılında kaybettirilen Fehmi Tosun'un eşi ve aynı zamanda Yakınlarını Kaybedenler Derneği (YAKAY-DER) kurucu üyesi Hanım Tosun, yakınlarından haber alamadıktan sonraki mücadelelerini ve Galatasaray Meydanı'nda 500'üncü haftasına ulaşan "Cumartesi Anneleri" eyleminin ilk başladığı tarihleri JINHA'ya anlattı.
'Devlet Hasan'la Gazi'den öç almak istedi'
Maside, 12 Mart 1995 yılında Gazi Mahallesi'nde yaşananları hatırlatarak, "12 Mart'ta akşam saatlerinde Gazi'de bulunan ve çoğunun Alevi olduğu 4 kahvehane ve bir pastane aynı anda kimliği belirsiz kişilerce bir taksiden otomatik silahlarla açılan ateşle tarandı. Saldırıda Halil Kaya yaşamını yitirdi. Bunun üzerine yurttaşlar protesto eylemlerine başladı ve bu eylemlerde çok sayıda kişi yaşamını yitirdi" dedi. Hasan'ın 21 Mart 1995'te gözaltına alındıktan sonra kendisinden haber alamadıklarını söyleyen Maside, "Ailesi olarak tüm adli mercilere başvurduk. Bize, 'böyle biri yok' dediler. Bunun üzerine bir de ailesi olarak çeşitli yerlerde çeşitli yürüyüş ve protesto eylemelimize başladık. Devlet, Hasan'ı kaybettirerek, Gazi'den öç almak istedi. Hasan, ilk kayıp değildi, biz onun son kişi olması için ailesi olarak mücadele verdik, veriyoruz" diye konuştu.
'İşkenceye uğramış cesediyle karşılaştık'
Hasan'dan önce aynı olaylarda İsmail Bahçe adlı yurttaşın kaybettirildiğini belirten Maside, "Hasan'ın ailesi olarak 'Hasan'ı sağ aldınız sağ istiyoruz' adlı bir kampanya başlattık. Ayhan Uzala adlı yurttaş da kaybettirilenler arasındaki listede yer alıyordu. Ayhan'a işkence ettirilerek ormanlık bir alana gömülmüştü. Fakat Ayhan'ın cesedi hemen bulundu. Çünkü kendisi Hollanda vatandaşıydı. Hasan ise Kürt Aleviydi. Bulunması bu nedenle neredeyse imkansızdı" diye belirtti. Maside, kayıp ailesi olarak 10 binlerin katılımıyla İstanbul'da eylem başlattıklarını ve eylemlerinin sonuç verdiğini söyleyerek, "Hasan'ın Beykoz'da ormanlık bir alanda katledildiğini, ardından Beykoz'da morgda 10 gün bekletildiğini ve hemen akabinde 15 gün Adli Tıp Kurumu Morgu'nda bekletildikten sonra kimsesizler mezarlığına gömüldüğünü öğrendik. Katledilmesinin 58'inci gününde onu mezarlıktan çıkardık ve işkenceye uğramış cesediyle karşılaştık. Cesedini fotoğrafladık" diye kaydetti.
'Gazze'ye ağlayan Tayyip kayıp yakınlarını görmüyor'
Günlerce jandarmanın teşhis edemediği ve sürekli kendilerine 'öyle biri yok' dediği cesedi bir kaç gün içinde teşhis ettiklerinin altını çizen Maside, mücadelelerin sonuç bulmasıyla 27 Mayıs 1915 tarihinde 5 kayıp yakını ailesi olarak İstanbul Galatasaray Meydanı önünde oturma eylemi başlattıklarını dile getirdi. Son olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kayıp yakınlarına her defasında "failleri açığa çıkaracağız" söylemlerine işaret ederek, "Tayyip bize hiç bir zaman samimi olmadı. Bu gün Gazze için timsah gözyaşları döken Tayyip, bizim için ve şimdi de Şengal için hiçbir şey yapmıyor. Tayyip yıllardır Birleşmiş Milletler'in zorla kaybettirmelere karşı hazırladığı uluslararası sözleşmeye imza atmıyor" dedi.
'JİTEM eşimin peşini hiç bırakmadı'
İstanbul'da 19 Ekim 1995 yılında kaybettirilen Fehmi Tosun'un Eşi Hanım Tosun, Diyarbakır'ın Lice ilçesinden zorunlu göçe tabi tutuldukları ve sonrasında İstanbul'a gelirken eşinin JİTEM tarafından kaybettirildiği yılları anlattı. Lice'den köyleri yakıldıktan sonra İstanbul'a göç etmek zorunda kaldıklarını söyleyen Hanım, "Bazen düşünüyorum da, keşke Mahmur kampında olsaydık da, İstanbul'da olmasaydık diyorum. Çünkü burada çok acılı dönemler yaşadık. Eşim 4 yıl cezaevinde kaldı. Beş çocuk annesi olarak çok zor günler geçirdim. JİTEM eşimin peşini cezaevinden sonra da bırakmadı. Bir gün ansızın eşim ve yanında kim olduğunu bilmediğim kişilerle eve geldi. Bahçeyi kazdılar. Daha sonra eşimi yaka paça arabaya koydular. Eşim, 'imdat beni öldürecekler' diye bağırdı. O an okul dağılıyordu. Yüzlerce kişi buna tanık oldu. Karakola gidip plakayı verdiğimde ise beni yaka paça dışarı attılar. O gün bu gündür eşimi arıyorum" şeklinde konuştu.
'Ömrüm yetene kadar Fehmi'nin kemiklerini arayacağım'
Yıllarca devlet kapıları önünde eşini arama mücadelesi verdiğini söyleyen Hanım, "Eşimden önce babamı kaybettim. Babam da faili meçhul cinayete kurban gitti. Ailemden onlarca kişi böyle bir kader yaşadı. Onların ardında bir yandan 5 çocuk büyüttüm. Bir yandan da mücadelemi aktif bir şekilde yürüttüm. Çeşitli eylemlerin ardından 1995'te 5 aile olmak üzere Cumartesi Anneleri eylemini başlattık. Eylemi başlattığımızda 30 yaşındaydım. Şimdi ise 50 yaşındayım. 20 yıllık bir mücadele tarihim var. Bazı anneler, çocuklarının akıbetini öğrenmeden yaşamını yitiriyor. Yaşlandık artık, ama hala bir sonuca varamadık. Mücadelemi sadece Cumartesi Anneleri eylemiyle sınırlı tutmadım. YAKAY-DER'in kurucu üyesiyim. Çeşitli ülkelere gidip sesimi oralarda yükseltiyorum. Cenevre'ye dahi gittim. Ömrüm yetene kadar Fehmi'nin kemiklerini arayacağım" dedi.
'Tayyip'e inanmıyoruz'
Son zamanlarda toplu mezarların açılmasına dönük atılan adımların samimi olmadığını söyleyen Hanım, "Devlet bizi hep oyaladı. Tayyip hiç bir zaman sözünü tutmadı. Ona inanmıyoruz. Türkiye asit kuyularının ve toplu mezarların ülkesidir. Diyarbakır ve birçok yerde toplu mezarlar kepçe ile açıldı. Bu bir vahşettir. Orada bizim inanlarımızın kemiği var. Onların kemiklere dahi saygısı yok. Böylesi yaklaşımları asla kabul etmiyoruz. Devlet bize samimi olmadığı kadar, duygularında bile samimi değil. Bu gün Şengal'e ağlayan devlet, Şengal'i görmüyor. Bunca kayıbım ve çektiğim acı olmasına rağmen ben Şengal'i gördükçe kendi acımı unutuyor ve hafif buluyorum. Devletin bira vicdanı varsa önce Şengal'i sonra da bizi görür" diye belirtti.
Zorla kaybetme suç!
Birleşmiş Milletler, zorla kaybettirmelere karşı ve bu kaybetmelerin tanıklarının koruma altına alınmasına dair yürüttüğü çabaları 2006'da bir uluslararası sözleşme ile sonuçlandırdı.Sözleşmeyi imzalayan
93 devlet şu maddeleri kabul etmiş oldu:
- Hiç kimse gizli olarak gözaltında tutulamaz.
- Savaş tehdidi veya siyasal istikrarsızlık gibi kamusal acil durumlar zorla kaybetmelere gerekçe olamaz.
- Taraf devletler kayıpların soruşturulması için gerekli önlemleri almak ve sorumluları yargılamak zorundadır.
- İç hukukta zorla kaybetmeleri suç sayacak yasalar çıkartılmalıdır.
- Zorla kaybetmelerin sistematik veya yaygın olarak gerçekleştirilmesi insanlığa karşı işlenmiş suç anlamını taşır ve uluslararası hukukun yaptırımlarına tabidir.
- Zorla kaybetmeleri gerçekleştiren kişilerle birlikte onlara bu emri veren amirleri, üst düzey devlet yetkilileri de yargılanmalıdır. Yalnızca suçu işleyenler değil, buna karşı yetkisi dahilinde gerekli bütün önlemleri almayan veya konuyu araştırma ve soruşturma için yetkili mercilere aktarmayan, göz yuman kişiler de yargılanmalıdır.
(zd/mg)

